Genel Başkan Namık Kemal Zeybek Sakarya İl Başkanlığı’nda düzenlediği basın toplantısında soruları cevaplandırdı: ( 22.10.2011 )
“Başbakan’ın eleştiriye tahammülü yok”
“Başbakan, zamlarla ilgili olarak, ‘Bu zamları yaparak, biz eşeğimizi sağlam kazığa bağladık. Yapmasaydık da Yunanistan gibi mi olsaydık?’ diyor. Demek ki Türkiye, Yunanistan gibi olmak üzere. Başbakan eşeğini vatandaşın bağrına sapladığı zam kazığına bağlamış. Vatandaş bu kazığı bağrından çıkarır, iktidara saplarlar.”
(DP Basın Merkezi-22 Ekim 2011)- Genel Başkan Namık Kemal Zeybek Sakarya İl Başkanlığı’nda yaptığı konuşmada, “Başbakan’ın eleştiriye tahammülü olmadığını söyledi. Zeybek, “Başbakan, zamlarla ilgili olarak, ‘Bu zamları yaparak, biz eşeğimizi sağlam kazığa bağladık. Yapmasaydık da Yunanistan gibi mi olsaydık?’ diyor. Demek ki Türkiye, Yunanistan gibi olmak üzere. Başbakan eşeğini vatandaşın bağrına sapladığı zam kazığına bağlamış. Vatandaş bu kazığı bağrından çıkarır, iktidara saplarlar” diye konuştu.
Genel Başkan Namık Kemal Zeybek, Sakarya İl Yöneticileri ve İlçe Başkanlarıyla yaptığı sohbet toplantısından önce düzenlediği basın toplantısında şunları söyledi:
“Şehitlerimizin mekanları cennet olsun.”
“Sizi ziyarete geldik. Bu halka açık bir toplantı değil, halka açık bir ziyaret değil, teşkilat içi bir ziyarettir. Ama, ilk fırsatta bir büyük salon toplantısı istiyorum onu yapacağız. İkinci safhada salon toplantılarıyla hem Sakarya’da hem bütün ülkede çalışmamızı tırmandıracağız. Üçüncü olarak da artık mitinglere başlayacağız. Ama bu arada çok özel bir konu için de bir miting düşüncemiz var, Füze Kalkanı Projesi.

Evet değerli arkadaşlarım, değerli meslektaşlarım; basın ve yayın mensubu arkadaşlarım. Niye meslektaşlarım diyorum? Benim mesleklerimden biri de gazetecilik ve televizyonculuktur. Onu da herhalde bilenler vardır. Genel Başkan olmadan bir hafta önce bir gazetede köşe yazarıydım. Yani Posta Gazetesi’nde hafta da beş gün köşe yazıyordum. Televizyonda da program yapıyordum. En son Cem TV’de bir program yapıyordum, o devam ediyordu. Tabii Genel Başkan olunca, bu işi bıraktım uzun senelerden beri de, hem basında hem de televizyonlarda …
Bir arada gazete sahibi olan bir kişiyim. Yani Ayyıldız adıyla bir gazete çıkarmıştım vaktiyle. Dolayısıyla meslektaşlarım dediğim zaman tam gerçeği söylemiş oluyorum. Öncelikle söylenmesi gereken söz, bunu söylemeliyiz. Çok çok söylememizde de hiçbir sakınca yoktur. Evet, şehitlerimizin sayısı şu son on günde 100’ü geçti. Elbette ki şehitlerimize Allah’tan Rahmet diliyoruz. Mekanları cennet olsun.
“Biz şehitler ölmez” inancına sahibiz. Şehit kimdir? Şehidin imanını, vatanını, memleketini, ailesini koruma mücadelesi verirken canından olan, hayatını kaybeden insandır, şehit. Şehit budur yani. Tanımı budur. Ve şehitler ölmez. Onlar başka bir biçimde, yaşamaya devam ederler; bizde dua edelim onlara da Allah bu şehitlik makamını ihsan eylesin. Mekanları cennet olsun. Yaralılarımıza tez zamanda şifalar diliyoruz. Bu söylerken bu dua makamına geçen bir sözdür. Yani hem diliyoruz hem de dua ediyoruz. Geride kalanlara sabır dilemekten başka hiç bir şey yok. Bunun tesellisi yok çünkü. Yani ölenin tesellisi olur da kalanın tesellisi olmaz. Geride kalanın tesellisi olmaz. Tek söylenecek söz sabırdır. Niyaz etmekten ibarettir.
“Ordumuza başarılar dilerim”
Ayrıca bu günlerde değerli ordumuzun değerli ve sevgili mensupları bir harekete başlamışlardır. Elbette ki bunu bütün yüreğimizle destekliyoruz. Gecikmiş olsa dahi, gecikmiş çok gecikti onu da söylemeliyiz. Bizim vazifemiz de bu. Çok gecikti. Davul zurnayla önceden aylardan beri söylenerek yapılacak bu harekatta ne kadar netice verecek göreceğiz. Ama ne olursa olsun onlara da başarılar ve sağ salim görevlerini tamamlama konusunda Allah’tan yardım niyaz ediyoruz.
“Başbakan’ın asla eleştiriye tahammülü yok”
Evet değerli arkadaşlar. Ancak bütün bunlarla birlikte Sayın Başbakan’ın bu hadiseler dolayısıyla kendisine yöneltilen eleştiriler karşısındaki tavrına da şaşırmamak mümkün değil. Ne diyor? Yani bu hadiselerden dolayı hükümet niye eleştiriliyor ki diyor. Eeee kimi eleştiriceğiz biz. Sorumlu sensin. Sorumlu doğrudan doğruya iktidardır. Yani ülkede asayiş ve emniyet bozuksa, bunun sorumlusu asayiş ve emniyeti bozanlardır. Asayiş ve emniyeti bozanlardır. Ama onlar kadar bozanlar da asayiş ve emniyeti sağlamakla yükümlü olan iktidardır. Yani bu konuda da eleştirilmeyeceksen sen, hangi konuda eleştirileceksin sen. Sayın Başbakan’ın asla eleştiriye tahammülü yok. Yani o istiyor ki ne yaparsa yapsın, yanına kar kalsın. Yani Türkiye’de asayiş bozulsun. Her taraftan insanlarımız öldürülsün. Ama bu işin güvenliğini sağlamakla; Türkiye’nin güvenliğini sağlamakla iktidarda, onun hükümeti de eleştirilmesin. Böyle bir şey olur mu? Böyle bir demokrasi anlayışı dünyanın neresinde var? Ama ne yazık ki Başbakan’ın ruhunun derinliklerinde ve beyninin kıvrımlarında demokrasiye inanan bir insan değil. Problemde buradan başlıyor zaten. Evet çok açık söylüyorum.
“Kimi eleştireceğiz biz ?”
Biliyorum yani. Demokrasiye inanmadığını biliyorum. Ne oldu yani demokrasiye inanmazken birden bire demokrasinin mümini haline mi geldi. Gelmediğini işte şu hadise gösteriyor. Ülke kan gölü haline dönüyor. Kaymakam kaçırılıyor, esir ediliyor. Efendim, insanlarımız kaçırılıyor, öğretmenlerimiz kaçırılıyor, Güneydoğu Anadolu terör örgütüne teslim edilmiş durumdu. Bütün bunlar sonucunda da Ankara’nın göbeğinde de eylemler artık, İstanbul’da da heryerde de eylemler yapılıyor. Ve Başbakan diyor ki “Bizi eleştirmeyin.”

Kimi eleştireceğiz biz? Sen demiyor muydun ki edebiyata gelince “Fırat kenarında bir keçinin ayağı kırılsa Allah benden sorar” demiyor muydun? Ne oldu? Ne keçisi, ülkemizin insanları kırılıyor. Dolayısıyla Başbakan’ı da elbette ki bu tutumundan dolayı kınıyorum ve sorumluluğu taşımaya davet ediyorum.
“Başbakan orada burada gönül eğlendiriyor”
Neden davet ediyorum? Çünkü sorumluluğunun kendisinin olduğunu bilmezse topyekün bir planlama ile topyekün bir mücadele ile bu işe bitiremez. Bu işi bitirmek için dert edinmek lazım. Yani Başbakan, insanlarımız patır patır dökülürken yanına çok değerli Hanımefendisini alıyor, bazen de …. Alıyor, kızını alıyor. Orada burada efendim gönül eğlendiriyor. Ne işin var senin oralarda. Sen önce Türkiye’den sorumlusun. Sen Suriye’nin Başbakan’ı değilsin. Libya’nın Başbakan’ı değilsin. Afrika ülkelerinin Başbakan’ı değilsin. Sen Türkiye’nin Başbakan’ısın.
Bak Atatürk Türkiye’de neler yaptı. Bir kere bile dışarıya gitmedi. Herkes ona geldi. Sen otur da herkes sana gelsin. Sürekli gezen. Yani sanki Türkiye’nin Başbakan’ı değil de; Dünyanın Başbakan’ıymış gibi böyle bir hadise ile karşı karşıya kalıyoruz. Sonra lütfetti de artık 24 can gitti de 18 yaralıdan sonra Kazakistan gezisini, gezintisini, evet iptal etmek ihtiyacını duydu. Lütfettiler. Son derece yanlış.
Değerli arkadaşlar, biz eleştirirken aynı zamanda çözümde söylüyoruz. Terör örgütü ile mücadele böyle olmaz. Nasıl böyle olmaz? Yani efendim tek tek yakalayıp; ya da mahkemeye çıkarmak, tutuklamak falan. Bunlar tabi ki yapılacak. Ya da öldürmek vs. bunlar tabi ki yapılacak. Saldıranları öldürmek tabi ki yapılacak. Bunlar yapılacak. Çok daha iyisinin yapılması lazım. Profesyonelce yapılması lazım. Hep onu söylüyoruz. Yani profesyonel. Savaşçı haline dönüştürülmüş teröristlerin karşısına amatörleri koyarak netice alamazsınız. Vaktiyle bizim iktidarlarımızda profesyonel insanlarla mücadele edildi ve kesin sonuçlar alındı.
“Kurban olun siz Tansu Çiller dönemine”
Şimdi deniliyor ki Türkiye Tansu Çiller dönemine mi dönecek? Kurban olun siz, Tansu Çiller’e, kurban olun siz Tansu Çiller dönemine.
Ne vardı Tansu Çiller döneminde, Tansu Çiller döneminde gerçek mücadele vardı. Ne diyordu o zaman ki Genel Kurmay Başkanı, “Başbakan şak diye emir veriyor, biz tak diye yerine getiriyoruz.” Genel Kurmay Başkanı söylüyordu bunu. Ve o zaman Genel Kurmay Başkanı böyle söz söyler mi diye eleştiriyorlardı. Şimdi Genel Kurmay Başkanı nereye oturuyor, buraya oturuyor, oraya oturuyor diye bunu mesele yapılan bir hale getirdiler Türkiye’yi.
Evet, doğrusu oydu. Doğrusu profesyonelce mücadeledir bir. İkincisi değerli arkadaşlar, şimdi şu hale bakın Türkiye’nin şu haline bakın, bir takım insanlar, bir araya gelmişler, bu iktidarı devirmek için planlar yapmışlar, bu plan yapanlar içinde Orgeneral var, Tümgeneral var, Subay var, astsubay var vesaire. Biraraya gelmiş plan yapmışlar. Yani iktidarı silahlı güç kullanarak devirmeyi planlamışlar. Sonra da becerememişler, yapmamışlar, vazgeçmişler. Yani şuandaki iddia bu. Peki böyle bir mutasavver hayali yani bir hayal, programın orasına burasına bulaşan kim varsa yakalıyor içeri atılıyor. O kimin hangi rütbede olduğuna bakılmıyor, subay mı, astsubay mı, general mi, nerede görevli, nerede gazeteci hiç bakılmıyor.
Tamam peki birşey demiyorum. Yargı meselesidir bir şey demiyorum. Ama aynı yargı apaçık ortada Türkiye’yi silahlı güç kullanarak bölmek, parçalamak isteyen, hergün cinayet işleyen bir örgüt var. Gözünüz kör mü, görmüyor musunuz bu örgütü. Görüyoruz. Peki bu örgütü görüyorsanız, bu örgütün siyasi kanadının o mübarek, mukaddes Meclis’te oturmasına, orayı kirletmesine nasıl izin veriyorsunuz.
Nasıl izin veriyorsunuz, çok açık değil mi, bu BDP denilen partinin PKK’nın siyasi kanadı olduğu. Çok açık belli değil mi. anlamıyor musunuz, siz ahmak mısınız? Daha ne diyeyim. Yasalar dönüyor. Anayasamıza göre böyle bir partinin mevcudiyeti suçtur ve kapatılması gerekir. Yasalarımızda bunu söylüyor.
Ama ne yazık ki, basın ve yayınımıza çöreklenmiş, bir takım eskiden Marksist, Leninist, şimdi liberal geçinen yazarlar; iki de bir bu partiyi ve terör örgütünü öven, terör örgütünü savunan, terör örgütünü meşru göstermeye çalışan, katilleri savunan yazılar yazıyorlar. Kimse de onlardan hesap sormuyor. Yahu on gün önceki darbecilerle ilişkisi var diye gazetecileri tutukluyorsun. Peki, tutukla. Bir şey diyor muyuz biz. Hiç sesimizi çıkarmıyoruz. Ama diyoruz ki, apaçık Türkiye’ye saldıran, Türkiye’ye saldırtılan ve insan öldüren ve amaçlarını gizlemeyen devlet içinde devlet teşkilatlanması kuranları destekleyenler hakkında neden adli takibat yapmıyorsunuz.
“BDP kapatılmalıdır”
Ya sen ne diyorsun, sen Demokrat Parti Genel Başkanı olarak, insanların düşünce ve düşüncelerini açıklama haklarına karşı mı çıkıyorsun, hayır. Ama ben şunu söylüyorum. Terör örgütünü desteklemek ve yüreklendirmek, asla düşünceye açıklamak değildir. Dünyanın hiçbir yerinde de böyle bir hukuki mevzuat uygulama yoktur.
Evet, açık söylüyorum. BDP kapatılmalıdır. Basın yayında terör örgütünün propagandasını yapan kim olursa olsun, Savcılar onların yakasına yapışmalıdır. Topyekun mücadele dediğimiz şey budur. Topyekün mücadele etmezseniz netice alamazsınız. Yazık olur insanlarımıza. Yazıktır bu insanlara.
“Devlet intikam almaz.”
Yani intikam alacağız diyor Sayın Cumhurbaşkanı. Ne demektir intikam alacağız? Devlet intikam almaz. Devlet netice alır. Netice alır devlet. Ne demek intikam. İntikam diye bir şey yok. Devlette intikam diye bir şey olmaz. Cumhurbaşkanı’nın bu sözü yanlıştır. Değerli Cumhurbaşkanımızın bu sözü yanlıştır ve bir Cumhurbaşkanı’nın ağzından çıkacak söz değildir. İntikam alacağız. Hayır. İntikam almayacaksın. Netice alacaksın. İntikam nedir? Onlar 20 öldürdü, bizde 20 öldüreceğiz. Onlar 30’a çıktı, biz de 30’a çıkacağız. Bu kan davası mı? Netice alacaksın sen. Kökünü kurutacaksın.
“Bu işi 1 yıl bana verin”
Ben bunu söyledim. Bir yıl bu işi bana verin, bir yıl sonra sizin olsun. Bakın bakalım Türkiye’de PKK diye bir şey kalıyor mu? Bunun usulü var, topyekün yani bütün heryeri kapsayacak şekilde ama kanunları uygulayarak, kanunları uygulayarak. Kanunlar uygulanmıyor değerli arkadaşlar. Türkiye’de bugün yasalar bazıları için uygulanmıyor. Cezai yasalar uygulanmıyor. Ve bu yüzden de dikkat edin, hiç beklemediğimiz insanlar, basında ve televizyonlarda, köşe tutmuş bir takım insanlar PKK’nın avukatlığına soyunmaya başladılar.
“Örgüt devletten korkmaz hale getirildi”
Evet tuhaf tuhaf şeyler. Yani yeni yeni ortaya çıkıyor. Demek ki bu iş daha karlı. Bunların bir kısmını besleme olduğunu düşünelim. Bir kısmının korkutulduğunu ve böyle yazdıklarını düşünelim. Ama esas tabi mesele bu. Kimden korkmak lazım? Bugün Güneydoğu Anadolu halkımızın başında bela olan PKK da gücünü buradan alıyor. Ben orada kaymakamlıkta yaptım, ben o bölgeyi çok da iyi bilirim. Halk şu soruyu soruyor. Kimden korkmak lazım? Devletten mi, örgütten mi? Devletten korkmak niye lazım, çünkü devlet insanların yasalar içinde yaşamasını sağlayacak bir güçtür. Peki örgüt, örgüt bir felaket. Örgüt devletten korkmaz hale gelince, korkmaz haline getirilince, işler bu noktaya kadar getirilince, böylesine şımartılınca, gelip dayandığımız nokta da budur.
“Müsebbibi bu iktidardır”
Evet, değerli arkadaşlar; Türkiye’nin asayiş ve emniyette bu hale gelmesinin, terörün bu kadar azgınlaşmasının müsebbibi bu iktidardır. Doğrudan doğruya bu iktidardır.
Çünkü bir takıp masallara ve hayallere kapıldılar. Efendim her şey güzel olacak. Her şey güzel olacak derken; güzel bir şeyler bekledik, ama Habur’dan zakkum zehir çiçekleri açtı. Neydi o. Habur’dan terör örgütü mensupları zafer işaretleriyle, davul zurnayla ayaklarına mahkeme gönderilerek, beraatleri kesilerek.
Örgüt mensubu diyor ki, “ben” diyor, “örgüt mensubuyum, örgüt gönderdiği için geliyorum.” Görevliler diyor ki, “yok canım siz pişmanlık duyuyorsunuz, onun için geliyorsunuz.” Adamın üzerinde örgütün tektip elbisesi var. Tektip elbisesi var, üniforması var. işaret örgüt işareti, bağrış çağrış örgüt bağırış çağırışı, ama devlet adına oraya gönderilenler, “yok canım siz pişman oldunuz, siz örgüt mensubu değilsiniz” diye anında beraatleri kesildi.
Eee bundan sonra sen ne bekliyorsun ki, ne bekliyorsun ki. Yani güneydoğu halkımız şöyle düşündü, demek ki örgüt devletten daha güçlü. Devleti teslim aldı. Peşpeşe açılımlar, saçılımlar, saçma sapan şeyler sonunda geldiğimiz noktaya bakın.
“Neden bu kadar geciktiniz ?”
Şunu söylüyorum ki, bu örgüte taviz vererek, bunların isteğini yerine getirerek hiçbirşey yapamazsın, iktidarın yaptığı en büyük yanlışta örgüt ile Kürt halkını özdeşleştirmek olmuştur. Aineleştirmek. Yani sanki bu bela örgüt, bu Kürt’e de, Türk’e de bu ülkede yaşayan bütün insanları da düşman olan bu örgüt sanki, Kürtlerin temsilcisiymiş gibi muattap alınmış, bunlarla böyle konuşulmuş, açık ve gizli görüşmelerde de mesele buraya getirilmiştir. En büyük yanlışta budur.
Bu örgüt asla herhangi bir halk gurubunun temsilcisi değildir. Ne Kürtlerin ne de başka bir halkın. Bunlar başkalarının çıkarı uğruna, başkalarının tezgahı uğruna Türkiye’nin başını belaya sokan çoğu da Kürt falan olmayan insanlardan meydana getirilmiş bir beladır. O kandırılmış Kürt çocukları da zavallı çocuklarda, bu işe alet edilmişlerdir.
Dolayısıyla ben, iktidarı aklına başına almaya davet ediyorum. Evet biz yapılabilecek her şeyi destekliyoruz. Ancak bu soruyu sormadan da edemiyoruz. Neden bu kadar geciktiniz? nerelerdeydiniz siz? Daha önceleri nerelerdeydiniz? Neden bugüne kadar beklediniz? Ve bir de şu soruyu soruyoruz. Sizin bu işi yapmanıza nereye kadar izin verildi? evet onu da göreceğiz. Nereye kadar izin verildi? Ama bir ülke, kanı akan, canı yanan bir ülke, hala başkalarından izin almak zorunda hissediyorsa kendisini büyük bir sıkıntıdır bu, değerli arkadaşlar.
“Türkiye Füze Kalkanına izin verdi,
ABD de sıcak takibe ses çıkarmıyor.”
Şimdi yorumcular tarafından şu söyleniyor: ABD, sıcak takibe izin verdi. Çünkü füze kalkanının Kürecik’e kurulma konusuna da Türkiye izin verdi. Yani bir al-ver meselesi. Yani ben en tabii sıcak takip hakkımı kullanabilmek için, izin alıyorum. Bunun karşılığında da Türkiye’nin başını çok daha büyük bir belaya sokacak, PKK’dan daha büyük bir felakete sebep olacak, Füze Kalkanı sistemini getirip Malatya’nın üzerine konduruyorum.
Bunu defalarca söyledim. Halkımızı uyarıyorum. Bakın feryat ediyorum. Tarihi bilen, okuyan bir insan olarak, siyasi tecrübesi olan bir insan olarak söylüyorum. Türkiye savaşa sokuluyor. Çok daha büyük bir bela. Nasıl buna izin verirsiniz? Kürecik’e kurulacak olan iki radar aynen Türkiye’yi Birinci Dünya Savaşı’na sokan Yavuz ve Midilli denilen sahtekarlık gibidir. Onlar ne Yavuz’dur ne Midilli. Onlar Breslau ve Goben’dir. Alman zırhlılarıydı. Sadece askerlerin başına fes giydirilerek Osmanlı zırhlısı haline dönüştürüldü. Gittiler durup dururken, Rusya’ya saldırdılar ve Türkiye’yi felakete sokacak Birinci Dünya Savaşı’nı böyle başlattılar. 100 binlerce insanımız öldü bu yüzden. Üç ayda bitecek savaş üç yıl sürdü. Milyonlarca insan öldü bu yüzden. Bu büyük yanlış yüzünden.
“Ülkeyi Tayyipland haline getirdiler..
O zaman bir Enver paşa vardı, Allah rahmet eylesin. O iyi bir insandı. Ama onu kandırdılar. Onu nasıl kandırdılar. Onu, bu milletin, şu halkın çok iyi anlamasını istiyorum. Onu şöyle kandırdılar. Enver Paşa’ya dediler ki, “sen büyük adamsın, senin gibisi yok.” Almanya Türkiye’nin adını değiştirdi, Enverland koydu. Enverland. Yani Enver ülkesi.
Şimdi de Tayyipland haline getirdiler bu ülkeyi. Evet Türkiye’yi Tayyipland haline getirdi birileri. Aynı oyun. Aynı oyun oynanılıyor. Aynı oyundur bu. Herkes uyansın, aklını başına alsın.
Enver Paşa’yı eğer bu Rusya’ya saldırırsan nasılsa Rusya’ya dönecek dedi Almanlar, Rusya içindeki Türk bölgelerini sana vereceğiz. Yani Pantürkizm yanılgısıyla, eldekini de kaybettik. Bu yüzden savaşa soktular.
Şimdi aynı şey bu zata söyleniliyor. Panislmizm uğruna bütün İslam dünyası senin. Yok böyle bir şey. Emperyalizm sadece yem olarak kullanır bu takım şeyleri. Halife haline getirdiler sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı, adı konmamış bir Halifedir. Halife gibi davranılıyor ve bu kullanılarak Türkiye nasıl Osmanlıyı tasfiye ettiyse, bu radarlarla da Türkiye’yi bir savaşa sokmak ve dağıtmak istiyorlar, değerli arkadaşlar. Bu Türkiye’yi savaşa sokmak projesidir. Kiminle, İranla. Benim İran’la ne alıp veremediğim var? 400 yıldan beri sınır meselesi bitmiş. O kendi ülkesinde yaşayan insanların vatanı, bende kendi ülkesinde problemleriyle birlikte yaşayan bir vatanda yaşıyorum. Benim İran’la ne savaşım var ki? Benim ne ilgim var.
“Başkaları İran petrolüne el koymak istiyor”
Başkalarının var. Çünkü, başkalarının da petrollerine el koymak istiyorlar. Evet İran’ın da petrollerine el koymak istiyorlar. İran’ı kendi pazarları haline getirmek istiyorlar. Ve Türkiye’yi de İran’la savaşa sokacak bir proje. Efendim, İran bundan rahatsız değil. İran bundan çok rahatsız. Ama İran’da büyük devlet, yani bu nasıl bir şey diyorlar, biz hani dosttuk, şuydu buydu. Şimdi niye Türkiye bizi düşman ilan etti. Yani öyle bir hale getirdiler ki Türkiye’yi, İran düşman, Suriye düşman, İsrail düşman, Lübnan düşman, düşman düşman düşman. Yani bütün dünya ile savaşacak hale getirdiler. Türkiye maalesef felakete gidiyor.
“Başbakan eşeiğini vatandaşın
bağrına sapladığı zam kazığına bağlamış”
“Bütün bunlar olurken; arkasından zamlar geldi değerli arkadaşlar. Zamlarla ilgili Başbakan’ın söylediği şu sözler üzerinde çok dikkatle durulmalı. Başbakan diyor ki; “Bu zamları yaparak, biz eşeğimizi sağlam kazığa bağladık. Yapmasaydık da Yunanistan gibi mi olsaydık ?” Bunu anlıyorsunuz değil mi? Bir; Türkiye, Yunanistan gibi olmak üzere. Bunu herkes doğru tercüme etsin. Başbakan diyor ki; ‘Türkiye ekonomisi Yunanistan ekonomisi gibi olmak üzere. Onun için zam yaptık ve eşeğimizi sağlam kazığa bağladık.’ diyor. Başbakan eşeğini hangi sağlam kazığa bağlamış ? Vatandaşın bağrına sapladığı zam kazığına bağlamış. Yani vatandaşın bağrına bir zam kazığı sapladı. Götürdü eşeğini de oraya bağladı. Peki bu eşek meselesi nereden çıktı derseniz? değerli arkadaşlar Başbakan’ın bütün işi gücü ‘ÇÜŞ’lerledir, ÇÜŞ’lerle. Başbakan’ın zaten başı ÇÜŞ’lere bağlıdır. Başbakan ÇÜŞ’lera bağlı olan başını götürdü vatandaşın bağrına sapladığı kazığa, zam kazığına bağladı.
Şimdi merak ettiniz mi bu ÇÜŞ’ler ne diye ? ÇÜŞ’ler, ‘ÇOK ULUSLU ŞİRKETLERDİR’, ÇOK ULUSLU ŞİRKETLER. Başbakan’ın başı, Çok Uluslu Şirketlere bağlıdır. Çok Uluslu şirketler ne isterse onu yaparlar.
“Vatandaş bu kazığı bağrından çıkarır; İktidara saplarlar.”
Evet ne yazık ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakan’ı “Biz eşeğimizi sağlam kazığa bağladık” derken, aslında Çok Uluslu Şirketler’in siyasetini uygulayan sayın Başbakan eşeğini demeseydi de eşeklerimi deseydi, belki daha doğruyu söylemiş olurdu. Onu da götürdü vatandaşa sapladı.
Evet yani kazık.. Ama bu kazık öyle bir kazıktır ki, bir iktidar eğer zam furyasıyla, ekonomiyi kurtarma ihtiyacı içine girmişse, bu kazık döner dolaşır, vatandaş bu kazığı bağrından çıkarır; getirir bu kazığı iktidara saplar. Siyasetin kuralıdır bu. O kazık başka bir görev yapar.
Sonunda, bu yola girmek zorunda kalan bu iktidarın da sonu başlamış demektir. Bu, iktidarın sonunun başlangıcıdır. Yani iç siyasette felaketler dönemi, dış siyasette afetler dönemi, bütün çevre halkları ile düşman bir şekilde savaşa sokulmak üzere olan bir Türkiye. Ekonomide zamlar dönemi, bunun manası bu iktidarın, sonunun başlangıcıdır.
Ve bundan ötürü de beni tenkit etmeyin, niye tenkit ediyorsunuz diyor. Peki biz seni, niye tenkit edeceğiz. Yani sen, siyasette yanlış yapıyorsun, tenkit etmeyin diyorsun. İç siyasette Türkiye’yi batırıyorsun. On günde 100 şehit verecek hale getiriyorsun. Tenkit etmeyin diyorsun. Yumurtaya yüzde 100 zam, elektriğe, akaryakıta, doğalgaza zam, zamlar dönemi başlamıştır ama sen tenkit etmeyin diyorsun..
“Bu iktidar gidecek”
Bu iktidar gidecek ve inşallah emanet gerçek sahibine geri dönecektir. Emanetin sahibi Türkiye’yi yönetme ehliyetini doğru yönetme ehliyetini ortaya koymuş olan Demokrat Parti kadrolarıdır. Ve inşallah Demokrat Parti kadrolarında Türkiye yeniden herşeyi yerli yerine oturtarak, milli kökten güç alarak Türrkiye’yi üreterek, üreterek, üreterek bilgi çağına sokacaktır.
Bizim temel projemiz budur değerli arkadaşlar. Biz mili değerlere bağlıyız. Manevi değerlere saygılıyız. İnsanı değerlere açığız. Milli ruh kökümüzden, milli değerlerimizden, cumhuriyetimizin değerlerinden, ülkemizin değerlerinden, vatanımızın değerlerinden, milletimizin değerlerinden güç alarak Türkiye’yi bilgi çağına biz sokacağız.
“İşte size proje..”
Proje mi istiyorsunuz? Buyurun size proje… Bu projeyi kavramak için, Sayın Başbakan’ın ve kadrolarının önce gerçek anlamıyla Demokrat Parti geleneğini incelemeleri lazım. Yetmez. Sonra dünyayı incelemeleri lazım. Dünyada neler olup bittiğini okumaları lazım. Ama bunun için de, bir araba kitap okumaları lazım. Yani bu işler öyle durup dururken öğrenilmiyor.
Türkiye’yi bilgi çağına sokacak hedef dediğimiz şudur. Biz iktidara geleceğiz. Ve geldiğimiz zaman da sizin şu kullandığınız aletleri, ceplerinizdeki cep telefonlarını, bilgisayarları, nano teknolojiyi, bilgi ve bilişim ürünlerini proje halinde, bize getirenlere proje doğru ise diyeceğiz ki; “tamam, ne istiyorsun, bu projeyi uygulamak için?” Yani, örnek; bir cep telefonu, Türk malı bir cep telefonu üretmek istiyorsun. Ve bunu dünyaya satmak mı istiyorsun. Peki bunun için ne lazım sana. 100 milyon dolar mı lazım. Peki, sende kaç milyon dolar var. 10 milyon. 90’ı da ben veriyorum. Ama ortak olarak giriyorum. Evet biz geçmişte hibe olarak bunuverdik. Artık hibe değil. Ortak olarak sen yürüt, sen yap, yine piyasa ekonomisi, yine özel sektör; ancak bu yeni sistemin adı, özel sektör ve kamu ortaklığına dayalı bilgi çağının ürünlerini üretip dünyaya satma sistemidir. Proje budur.
Yoksa seçimler sırasında hayali kanallar ortaya koyup, sanki gerçekleşmiş gibi göz boyayan resimlerle, animasyon dedikleri, canlandırmalarla halkın oyunu alıp sonra seçim olduktan sonra böyle bir şey olmaz saçma sapan deyip atılacak projeler değildir. Gerçek proje budur.
“İktidara talibiz”
Evet biz bunu yaptık, geçmişte sanayide yaptık, tarımda yaptık; şimdi bilgi çağında yapacağız. Yani projelerimizle birlikte, biz inşallah iktidara talibiz. Sadece en önemlisinden bahsettim. Daha hayatla ilgili birçok yapacağımız şeyler vardır.
Dolayısıyla değerli arkadaşlarım ve değerli basın mensupları; değerli arkadaşlarıma bildikleri bu gerçekleri tekrar anlattım. Değerli basın mensuplarına da, bu gerçeklerİ halkımıza en uygun şekilde anlatmak üzere başarılar diliyorum. Çünkü, netice itibariyle basın mensuplarımız da bu ülkenin insanlarıdır. Onların da bağımsız bir Türkiye’de, bütüncül bir Türkiye’de, bölünmemiş bir Türkiye’de geleceğe doğru emin adımlarla ilerleyen bilgi çağı konusunun öncü bir Türkiye’de yaşamak onlar için de, onların çocukları için de sevindirecek bir hadisedir. Bütün bunlar için biz ısrarla söylüyoruz; baştan söylediğim sözü tekrar ediyorum. Milli değerlere bağlı, manevi değerlere saygılı, insani değerlere açık demokratlar olarak, Cumhuriyetimizin temellerinden ayrılmadan, sapmadan en ileri demokrasiyi getirmeyi ve bilgi çağına ulaştırmayı hedefliyoruz. Teşekkür ediyorum. Sorunuz varsa bekliyorum değerli arkadaşlar.
Çok teşekkür ediyorum sağolun.”