Genel Başkan Sayın Namık Kemal Zeybek, Gimsa TV’de “Bakış Açısı” programına konuk oldu:
“27 Mayıs korkunç bir tahribattır”
(DP Basın Merkezi - 31 Ocak 2012) Genel Başkan Namık Kemal Zeybek, GİMSA TV’de yayınlanan “Bakış Açısı” adlı programda eski milletvekilleri Alaattin Fırat ve Mehmet Kahraman’ın sorularını cevaplandırdı.
Namık Kemal Zeybek, şunları söyledi:
Sunucu: İyi akşamlar sayın seyirciler, bu akşam yeni bir Bakış Açısıyla yine beraber olacağız. Programımızda 2012 yılına girerken Türkiye’nin genel durumunu ele alacağız.
Bugünkü konuğumuz değerli siyaset adamı Demokrat Parti Genel Başkanı Sayın Namık Kemal Zeybek efendim. Hoş geldiniz..
Namık Kemal Zeybek: Sağolun, hoş gördük.

Zeybek GİMSA TV'de Alaadin Fırat ve Mehmet Kahraman'ın sorularını cevaplandırdı.
Sunucu: Teşekkür ederim. Bir de her zaman olduğu gibi Mehmet Kahraman Bey bizimle beraber olacaklar. Mehmet Bey siz de hoş geldiniz.
Şimdi biz tabii Sayın Namık Kemal beyi tanıyoruz. Sayın Genel Başkanımızı Sayın Bakanımızı. Ama arzu ediyoruz ki sayın seyircilerimize de Sayın Bakanımızı şöyle bir tanıtmak istiyoruz. Özet olarak.
Sayın Bakan 1944 Bayburt doğumlu. Aşağı yukarı 10 yıl kaymakamlık yaptı.Hukuk Fakültesi mezunu. Aynı zaman da Avukatlık stajlığı yaptınız. Sonra ama Kaymakam oldunuz. Sayın Bakanımız yine özgeçmişine baktığımız zaman dolu bir özgeçmiş var. Müsteşarlık var. Gümrük ve Tekel Müsteşarlığı yapmıştır. Bir dönem Milliyetçi Hareket Partisi’nde parti içinde yer aldınız mı?
Namık Kemal Zeybek: Benim o dönemde partide bir faaliyetim yoktu. Eğitim işlerini yönetiyordum.
“Devletimizin derin dinlendirilmesi altında,
33 aylık bir dinlenme dönemimiz oldu”
Sunucu: Sonraki yıllarda, 12 Eylül sırasında..
Namık Kemal Zeybek: Devletimizin derin dinlendirilmesi altında.
Sunucu: Kaç ay?
Namık Kemal Zeybek: 33 aylık bir dinlenme dönemimiz oldu, evet..
Sunucu: Daha sonra milletvekilliği döneminiz var. Yani 1987 seçimlerinde İstanbul Milletvekilliği.
Namık Kemal Zeybek: Tabii bu arada, 4 yıl o zaman ki adı Doğan Şirketler Topluluğu olan, şimdi Doğan Holding olan, ticari ve sanayi kurumunda Yatırımlar Koordinatörü olarak görev yaptım.
Sunucu: Özel Sektör tecrübeniz de var.Bu önemli Sayın Bakanım. Özellikle 1987 seçimlerinden sonra grupta bir konuşmanıza şahit oldum ve o gün hayran kaldım. Yahu bu kadar güzel Ahmet Yesevi Hazretlerinden bahseden, yani İslam tasavvufunun neyle dolu olduğunu, yani orada sizi dinlerken tabii çok duygulandım ve etkilendim. Keşke kültür işini teslim etsek bunu bir götürse dedim kendi kendime. O zaman Kültür Bakanlığı yok. Değil mi?.
Namık Kemal Zeybek: Tabii yok.
Sunucu: Bir yıl sonra bir baktım ki Kültür Bakanlığı kuruldu. Kültür Bakanı sizsiniz?
Namık Kemal Zeybek: Evet. Orada ilginç bir şey var. Özal’ı da rahmetle analım. Ben 1987 yılında milletvekili oldum. 1987 yılında milletvekili olunca, bir iki ay ‘Ben buraya niye geldim? Ne işim var benim burada?’dedim. Yani ağır kol işçisiyiz, elimizi kaldırıyoruz, indiriyoruz, kaldırıyoruz, indiriyoruz. Bu beni sıktı açıkçası. Çünkü parti disiplini dolayısıyla, yani partinin aldığı kararın karşıtı oy kullanmamız da mümkün değil, yasak.
Sunucu: Parti disiplini de olmaz…
Namık Kemal Zeybek: Olması da lazım ayrıca. Sonra ben kendi kendime iş bulmalıyım dedim. Raporlar yazıp, raporları Özal’a götürmeye başladım. Rahmetliye.. Hem de beni görsün de bakan yapsın dedim. Bakan yapsın ki bir şeyler yapma imkanına sahip olayım. Efendim bürokrasinin modernizasyonu ve bu yolla toplumun modernleşmesine hizmet projesi adıyla bir proje. Bu arada kültür meseleleri hakkında rapor hazırladım. Ve Sayın Özal’dan, rahmetliden, görüşme talebinde bulundum. Saat 11’e randevu verildi, gittim. Bir tarafta hanımefendi oturuyordu, kendisi de ev giysileriyle oturuyordu. Önüne raporun bir örneğini koydum. Bir örneği benim önümde. Yazılı olarak vereceğiz. Bu arada sözlü olarak da anlatıyorum.
Yani kültürümüzün temelinde İslam tasavvufunu anlattım. Hoca Ahmet Yesevi’den başlayarak. Bu arada bir de özet var. Raporun ‘içindekiler’ bölümü var. Dinledi, dinledi, dinledi. Sonunda getirdi parmağını benim önümdeki metnin tasavvuf kelimesi üzerine bastı ve ‘işte işin esası budur’ dedi. O’nun tasavvufa merakı da vardı, onu da biliyoruz. Onun dışında da maneviyat büyüklerine çok merakı vardır.
Sunucu: Rahmetli yine bir seyahatinde Ahmet Yesevi Efendi’nin türbesini de ziyaret etmişti.
Namık Kemal Zeybek: Sizde keramet de var. Tam da bunu anlatacaktım. Yahu hakikaten ilginç.
Dört günlüğüne o zaman Sovyetler Birliği’ne gidiyoruz. ‘İki gün Moskova’da olacağım. İki gün de senin cumhuriyetlere gideceğim, ikisini seç’ dedi. Hatırlıyorsunuz o zaman, ‘Türk Cumhuriyetleri benim Cumhuriyetlerimdi.’ Öyle algılanıyordu.. ‘Efendim olmaz dördüne de gitmelisiniz’ dedim. ‘Hayır, vaktim yok ikisinden birini seç. Diğerlerine sonra gideriz’ dedi. O zaman Kazakistan ve Azerbaycan’ı tercih ettim. ‘Neden’ diye sordu. ‘Azerbaycan’la biraz probleminiz oldu, küstürdünüz. (Onlar Şii, biz Sünni’yiz) gibi bir söz söylediniz.’ Yüzü birden kızardı. Soran da Washinton’da Ermeni bir gazeteciydi.
Kazakistan dedim. Niye dediğimi anlatayım: Üzerine basa basa söylüyorum. Sovyet Sosyalist Kazakistan Cumhuriyeti. Daha komünizm resmi ideoloji. Ama Kazakistan hükümeti, Kazakistan’a biri geldiği zaman, bilhassa Müslüman bir ülkeden önemli bir kişi geldiği zaman, gezi programına mutlaka Ahmet Yesevi’nin Türbesini koyar. Yani eskiden de böyleydi. Müze diye koyarlar filan falan. Ama onu koyarlar. Rahmetli Özal’ın programına koymuşlar ve bizim Dışişleri buna, efendim laikliğe aykırı diye itiraz etmiş. Zaviyelerin kapatılmasında devrim kanunu vardır. Yani gitmeyin oraya filan. Bunu bana kendisi anlattı. Olur mu böyle şey? Dedim. Rahmetli, ama gideceğim dedi ve gitti. Rahmetli ile birlikte oraya gittik. Hatta Ahlatlı’da ihtiyarların gittiği çok büyük bir camii vardı. Oraya da gittik.
Cuma günüydü. Cemaat de okudu. Bende tercüme ettim. Türbeye de gittik orada gerekeni de yaptı ve türbeye para ayırdı.
Sunucu: Bir de ölümünden önce gitti. Sizde var mıydınız?
Namık Kemal Zeybek: O zaman yoktum. İki gün kala Özel Kalem Müdürü beni aradı dedi ki, ‘sizi listeye koymadığımız için Cumhurbaşkanımız bize çok kızdı. Aman biran önce hazırlanın sizi de götüreceğiz’ dedi. Aman dedim programlarım var, olmaz, nasıl şimdi iptal edeyim. Niye bana önce söylemediniz falan dedim.. Ama keşke iptal etseymişim. Ve gitseymişim.
Sunucu: Nasıl?
Namık Kemal Zeybek: Son gezisinde.
Sunucu: Ama kabrine getirdiğiniz toprak nasip oldu.
Namık Kemal Zeybek: Yani evet.
Sunucu: Allah rahmet eylesin. Şimdi Sayın Genel Başkan 1995 yılında yapılan Milletvekili Genel seçimlerinde yine ikinci dönemde, Doğru Yol Partisi’nden. Birincisi Anap’tan, milletvekili seçildiniz. Kültür Bakanı oldunuz. Daha sonradan 95 yılında bir ikinci olarak milletvekiliydiniz. Yine İstanbul Milletvekili. Sonra da Devlet Bakanlığı değil mi?
Namık Kemal Zeybek: evet.
Sunucu: İki sene mi sürdü o?
Namık Kemal Zeybek: Yoo bir yıl.
Sunucu: Bir yıl.
Namık Kemal Zeybek: Bir yıl Refahyol döneminde.
Sunucu: Üniversiteyi siz kurdunuz. .
Namık Kemal Zeybek: Bu üniversite, Türkiye ve Kazakistan arasındaki devletin ortak üniversitesi. Bunun ilk örneği. Dünyada böyle bir şey yok. Yani iki devletin ortak üniversitesi bir tane. Sonra ikincisini de yine biz kurduk. Ben vesile oldum. O da Manas Üniversitesi. O da Türkiye, Kazakistan arasında ve Kırgızistan arasında kuruldu. Böylece Türklüğün iki örneği oldu.
Bir ülkenin başka bir ülkede üniversitesi olur mu? Ama iki devletin ortak üniversitesi, bugün hala dünyada sadece Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk- Kazak Üniversitesi. Öbürü de Kırgızistan’da Manas üniversitesi.
14 yıl Ahmet Yesevi Üniversitesi’nin Mütevelli Heyet Başkanı olarak yönettim. Sonra bizim bir Cumhurbaşkanımız vardı, hatırlar mısınız? Necdet Sezer adında.
Sunucu: O unutuldu. Hiç kimse hatırlamıyor.
Namık Kemal Zeybek: Evet. Pek kimse hatırlamaz.
Sunucu: Çünkü halkla görüşen bir kimse değildi.
Namık Kemal Zeybek: Yani o tabii bir Cumhurbaşkanı gibi değildi. Bugün gitti artık, Allah selamet versin, yolu açık olsun. Sanki bir hizibin başkanı gibi anılıyordu. Ve 14 yıl sonra benim sürem, ikinci 7 yılım dolmuştu. Ona bir yazı yazdım. Dedim ki, benim ikinci yedi yılım doldu. Tayin yetkisi tek imza ile size ait. O imza ve o yetkiyi de ben vermiştim. Tüzüğü yazarken nasıl olsa Cumhurbaşkanı Sayın Demirel filan dedim. O değişti, Sayın Sezer geldi. Dedim ki, ‘eğer görevlendirirseniz ben bu işi yine yaparım. Ama eğer herhangi bir sebeple beni istemiyorsanız, iki adayım var. Biri Müsteşar Acar Okan, Teftiş Kurulu Başkanı Veli Eken. Her ikisi de bu işi başarıyla yapabilecek iki insan’ dedim. Resmi yazı yazdım kendisine. Onların özgeçmişi de koydum. İki kişi olsun da birini seçsin diye. Ama o beni de istemedi. Onları da istemedi. Bir Orgenerali tayin etti. Orgeneralin adı Çetin Doğan. Şu anda Balyoz Davası’nın birinci sanığı olarak yargılanıyor. Onu görevlendirdi. O üniversiteyi yıkmaya gelmişti anlaşılan.
Sunucu: Onu anlatmayalım.
Namık Kemal Zeybek: Evet.
Sunucu: Sayın Genel Başkanım sizin Türki Cumhuriyetlerle hatta Türk dünyası ile çok yakın ilgi alanınız için de olan, bunu hem milletvekilliğiniz döneminde hatırlıyorum. Sonra Bakanlık döneminde daha sonra da siyasetten ayrıldıktan sonra bir dönemde Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanlık görevindeydiniz dimi?
Namık Kemal Zeybek: Evet.
Sunucu: Bu Türk dünyası ile ilgili dimi. Yani hakikaten o dönem ciddi çalışmalar yapıldı dimi?
Namık Kemal Zeybek: Hepsi o zaman başladı. Şimdi efendim önce şöyle ikiye ayıralım. Rahmetli Özal’ın Başbakanlığı döneminde benim kültür bakanı olduğum zaman, Sovyetler Birliği’nden bize hoş gelen bir takım Rusça kelimeler gelmeye başladı. Perestroika, Glasnost, Demokrasia falan gibi..
Bu bizim için tabi bir fırsat. Benim için bir fırsattı. Ve hemen o coğrafyaya girme teşebbüslerinde bulundum. Kolay olmadı. Gorbaçov’un en yakınlarından, Behçerniçev’den bir davet geldi. Kültür Bakanı sıfatıyla giderim ancak bir şartla. Bakü’ye de götürürseniz dedim. Yani Azerbaycan’a gitmezsem olmaz dedim. Dedi ki niye, sizin başka bakanlarınızı Moskova’ya götürüyoruz. Dedim onlar başka ben başkayım. Çünkü, ben kültür bakanıyım dedim. Bir de Azerbaycan’da beni tanırlar dostlarım var onlar çok üzülür dedim. Şu anda sizi götüremeyiz sizi götürürsek bahane çıkararak olaylar çıkarırlar dediler. Birkaç ay sonra geldi ‘buyurun sizi götürüyoruz Bakü’ye’ dedi. Dedim şuna bir de Aşkabat’ı ekleyin. O kolay dedi. Aşkabat’ı da ekledi. Böylece Azerbaycan’a ve Türkmenistan’a gittim ve orada ilişkileri başlattım. Ayrıca da Türkiye Cumhuriyeti’nden Türkmenistan’a ilk resmi ziyaret daha önce hiç olmamış. Benimle başladı.
Benim Azerbaycan Türkçesine dilimin bir yatkınlığı vardır. Onun için ben o Bakü Türkçesini öteden beri bilirdim, konuşurdum, şiirler okurdum vesaire. Bu arada Türkmenistan’a gittiğim zaman öncelikle bir şey anlamadım. Ama bir gün sonra her şeyi anladım. Türkmenlerin konuştuğu Türkçe de Toroslar’da konuşulan Türkçe yakındır.
Sonra ondan sonra Kazakistan’a, Özbekistan’a, Kırgızistan’a gitmem lazım ama bir türlü yol yok, hiçbir imkan yok. Büyükelçiler biz gidemeyiz, bizi sokmazlar diyorlar. Ben de bir yol bulamıyorum hiç tanıdığım yok. Kazakistan’a, Kırgızistan’a gitmem lazım nasıl giderim diye düşünürken büyükelçiye söylüyorum. Bir gün benim özel kalem müdürüm dedi ki, “Efendim dışarıda bir Kazak var sizinle görüşmek istiyor. Kazakistan’dan gelmiş” hemen içeri al dedim. Geldi, “Ben Kazakistan Mimarlar Odası’nın Başkan yardımcısıyım. Bizim Kazakistan’a Türkistan adında bir şehir var. Bu şehirde de Hoca Ahmet Yesevi adında bir şair var. Bu şairin de bir türbesi var bu türbe Unesco’nun koruması altındadır ancak, harap oldu bizim hükümetimizin imkanları yok, dünyaya para toplamaya çıktım. Siz de bana Türkiye’de para toplama konusunda yardımcı olur musunuz dedi?” dedim ki, tam adamını buldum. Ahmet Yesevi Hazretleri göndermiş seni. Dedim ki, biz Hoca Ahmet Yesevi’yi tanırız, biz milliyetimizi ona borçluyuz. Bizim Müslüman olmamızdaki en büyük etki odur şair değildir o bizim atamızdır. Adam ağlamaya başladı “Siz tanıyor musunuz Ahmet Yesevi’yi” dedi. Elbette tanırız dedim ama sana Türkiye’den para toplama izni vermiyorum, Japonya’ya filan da gidemezsin. Amerikalılar sana hiç yüz vermez sen dön söyle Türkiye Cumhuriyeti Kültür bakanı olarak ben üzerime alıyorum. Neye güveniyorum ben? İlk önce Zazalara böyle bir şeyi reddetmesi mümkün değil. Ayrıca Kahveci dostum o da yardımcı olur, maliye bakanı o da bu işlere yatkın filan. Neticede adam gitmiş, Kanat Savdabayar adında bir kültür bakanı var ona demiş ki, Türkiye’de bir kültür bakanı var ve bizim Hoca Ahmet Yesevi’yi çok iyi biliyor falan. O da O’nu bir sempozyuma davet edin. Kanat beyle bu arada telefonda konuştum Kazakçamda var. Kazakçayı bir çok bakanından iyi konuşurum övünmek gibi olmasın. Benim iyi konuşmama değil de onların iyi konuşamamasından.
Sunucu: Sayın Bakanım biz sizin bu faaliyetlerinizi biliyoruz tabii seyircilerimiz de sizden duysun istedik. Çalışmalarınız arasında bakıyorum boş durmamışsınız, Hoşgörü, Ülkü Yolu, Çağı Yakalamak, Türk Olmak, Ahmet Yesevi Globalizme adıyla yayınlanmış kitaplarınız var da var. Yeni bir kitap filan var mı?
Namık Kemal Zeybek: Bunların hepsinden önemli, belki hayatımın en önemli çalışması yaptığım bütün işlerden daha önemli gördüğüm bir çalışma var. Biraz ara verdim ama tamamlayacağım. Hoca Ahmet Yesevi Hazretlerinin Divan-ı Hikmetini Türkçeye çevirmek. 250 sayfa filan. Tabii şu var, ben 1977’den bu yana inceliyorum bu konuyu. İnceledikçe bilgilerim gelişiyor. Aynı zamanda Kazakçayı, Kırgızcayı, Özbekçeyi bilmek onu anlamamı kolaylaştırıyor. Bu işi kitabi olarak bilenlerin yaptıkları çalışmaları çok değerli. Bu konuda çok değerli iki çalışma var birisi Eraslan Hocamızın yaptığı çalışma, birisi de Dr. Hayati Yüce’nin çalışmaları. Hayati Yüce’nin bu konuya yakın başka konularda da çok güzel çalışmaları var.
Sunucu: Efendim spor yapıyor musunuz?
Namık Kemal Zeybek: Ben şu anda yürüyorum, her sabah. Her gün, her sabah, bir saat yürürüm.
Sunucu: Gelen sorular arasında sayın bakanımızın bir günü nasıl geçiyor.
Namık Kemal Zeybek: Sabah Namazına kalkabiliyorsam, kalkıyorum. Sabahleyin bir dönem kendi halimde meşgul oluyorum. Sonra yürüyüşe çıkıyorum, gelip kahvaltımı hazırlıyorum. Şimdi şöyle; benim hanım kızlarım ve torunlarım İstanbul’da, burada kiralık bir evde oturuyorum. İki oda bir salon. Salon aynı zamanda kütüphanedir, çalışma yerim filan. Kahvaltımı ettikten sonra kitap okuyorum. Haftada iki- üç kitap bitiriyorum. Okumazsam aç hissediyorum kendimi. Babam okuyan bir insandı, başöğretmendi. Evde kitaplar vardı, önce Hz. Ali Cenk namelerinin tamamını su gibi, bazısını birkaç sefer, sonra başka kitaplar okumaya başladım, babam yönlendirdi. Büyük Türk zaferlerini okuyordum, romanlar okuyordum. Bir ara abarttım derste dahi kitap okurdum. Kitaptan kendimi alıkoyamıyordum. Şimdi hala devam ediyor. Parti’de gelen giden, görüşmeler. Akşam gelince evde televizyonların tartışma programlarına bakıyorum.
Sunucu: Ev işlerinde hanımefendiye yardımcı olabiliyor musunuz? Yemek konularında bilhassa kulağımıza bir şeyler geldi. Herkesin bir mesleği var padişahların bile bir mesleği vardır. Bu anlamda sizin mesleğiniz nedir?
Namık Kemal Zeybek: Aşçılık. Yemek pişirmek.
Sunucu: Yenge mi öğretti size?
Namık Kemal Zeybek: Hayır ben ona öğrettim.
Sunucu: Biraz açar mısınız?
Namık Kemal Zeybek: Babam öğretmen, babamın babası molla, molla Abdullah efendi. Hem köyün imamı, hem muhtarı. Babam da okumaya meraklı. Babam bileğinin gücüyle okumuş. Muallim mektebinde Erzurum’da. Mektep-i Muallim. Sonra daha yukarı okumak istemiş. Dedem demiş ki, yeter. Dedem babamdan 57 yaş büyük. 18 çocuğu olmuş. Babam zeki. Babam öğretmen. Daha yukarı okumasına izin vermemiş dedem. Ama sonra ben üniversiteye girince babam da derslerini verdi girdi birlikte mezun olduk. Akşamları okurdu. Sonra gündüzlüğe çevirdi. Bu arada İngilizce öğrendi vesaire. Evde kitaplar okuyoruz. Şimdi evde babam benim ilkokulu bitirmemden sonra ortaokulu olan bir yere tayin istedi Elmadağ’a geldik. Liseye geçeceğim zaman orada liseyi okudum Ankara’ya geldik. Ben hukuk fakültesini kazanınca hukuk fakültesinin arkasında ev aldık oraya geldik. Evde çalışıyorum, yürüyerek gidip geliyorum. Evde çalışırken iki şey oldu. Bir annem hukuk öğrendi. Geçen yıllardan birinde hastanede yatıyordu, hemşireler gelmiş etrafına onlara bir deyiş söylemiş, “Karanfilem, biberem içinizde dilberem. Tökmeyin yüzünüzü misafirem giderem.” Böyle bir insan.
Bu arada ben hukuk, medeni kanunun şu maddesi filan diye anlatarak ders çalışıyorum. Annem başladı medeni kanunun 7. maddesi filan o da yemek yapıyor. Ben anne sana yardım edeyim derken annemin pişirdiği yemekleri öğrendim. Sonra anneme yemek öğrettim. Sonra evlendik.
Hanım Gümüşhane’nin aristokrat ailesinden birisi. Halit Sağbul’un yeğenleri. Aydın Doğan’ın bacanağıyım. Hanımın ablası Aydın Doğan’la evli. Evlendik annem geldi 10 gün yemek pişirdi gitti. Sonra hanıma sordum ne pişireceksin dedim. Dedi ki, ben yemek pişirmeyi bilmem. Hiç merak etme çok kolay, birşey dedim. Yemek pişirmesini öğrettim. Böylece yemek yapmayı öğrettim hanıma. Sonra bir de yemek kitabı aldım. Bütün kaymakamlık yıllarımda Pazar günleri eğer bir yere gitmediysem yemekleri hanım yapmaz ben pişiririm.
Sunucu: Siz nahiye müdürlüğü de yaptınız değil mi? O zaman bekar mıydınız?
Namık Kemal Zeybek: Evet bekardım. Onlar da bana görücü gönderiyorlar. Birisi bana mesleğimi sordu. ‘Şimdi nahiye müdürüyüm sonra kaymakam olacağım’ dedim. ‘Yeğen geç onu, o senin işin. Sen Yunanistan’a gitsen senin kaymakamlığın geçer mi orada?’ diye sordu. ‘Geçmez’ deyince, ‘senin bir el becerin var mı?’ diye sordu. ‘Niye soruyorsun’ dediğimde ise şunu anlattı:
‘Burada vaktişyle bir kaymakam varmış. Bir kız görmüş, gitmiş istemiş. O da senin mesleğin ne diye sormuş. Kaymakamım deyice, sen kaymakamlıktan atılırsan kızıma nasıl bakacaksın? Diye sormuş. Ben marangozum deyince, tamam sana kızımı vereceğim. Marangoza kızını verdi.’ Onun için ben aslında aşçıyım.
“12-13 Mayıs’da olağanüstü kongreyi yapacağım”
Sunucu: Efendim çok teşekkür ederiz, bu magazinsel sohbetimizle seyircilerimiz de sizi tanıdılar. Şimdi genel başkan oldunuz. 2011 yılının Ocağında 15’inde Demokrat Parti Genel Başkanı seçildiniz. Bu yıl kongre olacak mı?
Namık Kemal Zeybek: Olacak bu yıl Mayıs’ın 12-13’ünde olağanüstü kongreyi yapacağımı ilan ettim.
Sunucu: Nasıl durum peki il kongreleriniz yapılıyor mu?
Namık Kemal Zeybek: Onlar yapılıyor tabii. Kongresi yapılması gereken yerlerde kongreler yapılıyor.
Sunucu: 2012 yılına girerken Türkiye’nin durumunu nasıl görüyorsunuz? Mevcut hükümet dışta komşularla sıfır problem konusu vardı. Demokratik açılım, milli birlik projeleri filan var fakat 2012 yılına girerken bakıyoruz Suriye ile neredeyse çatışma durumunda, Irak’la öyle İran’la ilişkilerimiz pek iyi değil, İsrail olsun Fransa olsun öyle nasıl görüyorsunuz?
“Türkiye Devleti, Osmanlı Devletinin devamıdır.”
Namık Kemal Zeybek: Ben esas problemin kaynağını 28 Şubat sürecinde görüyorum.
Sunucu: Madem 28 Şubat’a girdiniz. Siz şu anda bu partinin Genel Başkanısınız. Birinci ihtilali görmüşsünüz. Sonra 12 Mart’ta sizin ne derece mağdur olduğunuzu bilmiyorum ama onun arkasında 12 Eylül’de zaten daha çok travma yaşadınız hapse girdiniz. 28 Şubat’ta enteresan Bakandınız. Bu ihtilal sarmalı nasılsa sizi hiç terk etmemiş. Demokrat bir ailenin çocuğusunuz oradan da sıkıntınız var. Peki bu ihtilaller Türkiye’ye ne getirdi ne götürdü değerlendirmenizi istiyoruz. Bir de siz beraber milletvekili seçildiğimiz zaman hanımefendi geldi sizi arabayla aldı beraber lojmanlara gittik. Yolda bu kadar hapis yattın ne oldu demiştik. Allah kimseyi düşürmesin ama orada da çok şey öğrendik dediniz. Bir de bunu anlatırsanız.
Namık Kemal Zeybek: Şöyle söyleyeyim; Türkiye, Cumhuriyet olarak yeniden kurulduktan sonra, Türkiye Devleti ayrı bir devlet değildir Osmanlı Devletinin devamıdır. Osmanlı da Selçuklunun devamıdır. Dolayısıyla bunlar bir devlettir. Türkiye, cumhuriyet olarak yeniden kurulduktan sonra, geçmiş yakın tarihinden aldığı derslerle hem iç siyasette, hem ekonomik siyasette, hem de dış siyasette kararlarını kendisi alan ve başkalarının güdümünde olmayan bir siyasi yapı ortaya çıktı.
Atatürk’ün en çok üzerinde durduğu noktalar bunlardır. Milli ekonomi, milli iç siyaset ve milli dış siyaset. O dönemin yanlışları vardır, doğruları vardır. Ama ana hattı doğrudur. Ancak, Cihan Savaşından sonra, ikinci dünya savaşından sonra ortaya bir durum çıktı. Durum şu; Sovyetler Birliği galiplerin safhında, dolayısıyla dünyadaki itibarı çok güçlü ve galip bir devlet. O dönem Sovyetler Birliği’nin başında bulunan Stalin, bu şartlardan istifade ederek Türkiye’nin başında da İsmet Paşa’nın bulunduğunu bilerek, (çok önemli. Atatürk olsaydı bunu yaşamazdı) İsmet Paşa’nın yapısını bildiğinden Türkiye’den Kars’ı, Ardahan’ı istedi. Bugün Iğdır vesaire dahil o zaman iki vilayet. O bölgeyi istedi. Boğazlarda üs istedi. İki boğazda da. 25 yıllık saldırmazlık anlaşmasının süresi dolmuştu Türkiye bu anlaşmanın uzatılmasını istedi, reddetti. Dolayısıyla Türkiye’yi korkuttu. Türkiye korkmakta haksız değildi. Çünkü muazzam bir kitle, galip bir ülke. Buna mukabil Türkiye’nin böyle bir savaşı yürütebilecek gücü yani objektif şartlara göre yoktu. Dolayısıyla Türkiye kendisine bir sığınak arama lüzumu hissetti ve İsmet Paşa döneminde başlayan yakınlaşma dolayısıyla ordumuz Amerikan subaylarının eğitimine terk edilmeye başlandı. Sonunda da ittifak içinde yer alan bir ülke haline dönüştük. Batı ittifakı kapitalist bir sistemdi. Kapitalizmde de çıkardan başka bir şey düşünülmez. Dolayısıyla Türkiye’yi kendilerine bağlayacak, yarı sömürge durumuna getirmek için ne mümkünse yaptılar. Silahlar verdiler, silah yapmayın dediler, savunma sanayimizi öldürdüler vesaire.
“Rahmetli Menderes, dünyayı takip eden birisidir.”
Buna mukabil başlangıçta tarımdaki bazı iyileştirmelere iyi gözle baktılar. Demokrat Parti iktidarı bundan istifade etti hakikaten Türkiye tarımda modernleşti. Traktörler, pulluklar ve tarım gelişti. Bir şeyi unutmayalım, 10. yıl marşının söylendiği o görkemli günlerde bile biz tarım ülkesi olduğumuz halde dışarıdan buğday alıyorduk. Ama Demokrat Parti dönemlerinde Türkiye dışarıya buğday satabilecek bir ülke konumuna geldi. Altyapı yayıldı, şehirler yeniden inşa edilmeye başladı ve bu karayolu şebekesi bir şey sağladı. Türkiye’de ekonomi bütünleşti. Yani Adana’nın ürünleri, Bayburt’ta satılabilir hale geldi. Bayburt’un ürünleri de İzmir’de satılabilir hale geldi. Ben mesela kavunu ilk defa gördüğümde bu nedir dedim, karpuzun başka türlüsü mü dedim. Ama artık Demokrat Parti döneminde bunlara kavuştu Türkiye. Tarımda gerçekten çok büyük bir gelişme yaşadı.
Rahmetli Menderes, dünyayı takip eden birisidir. Menderes 10 yıl bütçe komisyonunda yetişmiştir. Plan bütçe komisyonu deneyimi müthiş bir şeydir. Orası hiçbir üniversitenin veremeyeceği birikimdir. Ve Türkiye’yi sanayileştirmek istedi. Fakat batı buna mani oldu. Batı kapitalizmi Türkiye’nin sanayileşmesinin önüne set çekti. Tarıma tamam dedi. Sanayiye el attı Menderes. Çünkü Menderes şunu gördü, tarımda ne kadar gelişme olursa olsun eğer biz sanayi devrimini gerçekleştirip, ürünleri kendimiz üretmeyi gerçekleştiremezsek batıya bağımlılık sürecek. Bunu gördü. Bunu görünce sanayileşmek için Rusya’nın, Sovyetler Birliği’nin yardımına ihtiyaç duydu ve oralarla temaslara başladı ve karar verildi Menderes gidecek.
Amerika, NATO içerisinde bir takım seçilmiş subayları götürür, sizi eğiteceğiz diyerek Amerikan propagandası yaptırır. Bu propagandanın amacı; ‘Amerika, öyle bir güçtür ki, onunla kimse baş edemez teslim olundur’. Böyle bir etkileme çalışmasıdır bu. Bir çok kişi bunu anlattı bana. Gittiğimiz zaman orada bir şey öğrenmedik sadece bunu öğrendik Amerika çok güçlüdür, onunla baş edilemez. Dolayısıyla Amerika ne derse onu yapacak biçimde ordumuz içinde de bir takım generaller vesaire ortaya çıktı.
Atatürk döneminde Genel Kurmay Başkanı olan Mareşal Fevzi Çakmak, bu milletin değerlerine bağlı, beş vakit namaz kılan, orucunu tutan, içki içmeyen bir insandı. Atatürk onu sonuna kadar ordunun başında tuttu. 27 Mayıs devriminden sonra, ordunun zihniyetinde böyle bir durum suç haline dönüştürüldü. İkinci bir Fevzi Çakmak olmadı. Dolayısıyla 27 Mayıs devrimini gerçekleştiren subay kadrosu, ‘asıl diricanlar’ diyelim, bir takım insanlar sürüklenip giderler ama ortamı hazırlayan Amerika’dır, gerçek bu, kapitalizmdir. Menderes’i Türkiye’yi sanayileştirecek diye devirdiler.
“27 Mayıs korkunç bir tahribattır.”
İhtilali yapanlar, önce orduyu ele geçirdiler. Cuntalar önce orduyu ele geçirdiler. Yani devrim önce ordu içinde yapıldı. Sonra ordunun gücü kullanılarak milletin iradesine savaş açıldı ve milletin seçtiği insanlar hapishanelere dolduruldu. Sahte bir yargıyla, asla ciddiyeti olmayan, sahte bir yargı yani. Benim Azerbaycanlı bir arkadaşım vardı. Diyordu ki; ‘Biz sizin radyoları dinliyoruz ve gülüyoruz. Yani bir ülkenin Başbakanı ile Cumhurbaşkanı böyle davalardan yargılanır mı diye gülüyoruz’ dediler
27 Mayıs korkunç bir tahribattır. Türkiye’yi bozmuştur. Ordudan 7 bin 400 subay ihraç edilmiştir. Böylece ne yazık ki bir gelenek başladı. Atatürk’ün en çok üzerinde durduğu konulardan birisi, askerin politikaya karışmamasıdır. Çünkü bunun nelere mal olduğunu görmüştür. Balkan faciası ve sonrası, hatta 1. Dünya Savaşı, politika yoluyla gelip tepelere tırmananlar, politika yoluyla Genel Kurmay Başkanı olanlar falan.
12 Mart yine buna benzer bir şeydir. 12 Eylül de buna benzer bir şeydir. 12 Eylül’de yine Türkiye belli bir yere geldi. Yani 24 Ocak kararları doğru kararlardır. 24 Ocak kararlarında yani 24 Ocak 1980’de Başbakan Demirel, onun DPT ve Başbakanlık Müsteşarı Özaldı. Bu Türkiye’yi üreterek dışa açma dönemi başlayacak iken yine bir dönüşüm oldu, bir darbe oldu. Yine bizim çocuklar denilen yani Amerika’nın bizim çocuklar dediği insanlar darbeyi yaptılar.
TBMM’de bilgi çağı kavramını ilk defa ben gündeme getirdim. Bilgi çağı kavramını anlatmak üzere, bir kucak kitapı rahmetli özal’a götürdüm, masasının üzerine koydum. Efendim bunlardan seçin, okuyun dedim. Seçti, birkaç tanesini aldı. Bilgi çağı diye bir dönüşümün olduğunu anlattım. Dedi ki; “Bu sizin anlattıklarınızı ben filozofik olarak bilmiyordum ama entirik olarak biliyordum, yani onun tabiriyle entirik olarak biliyordum. Amerikan çocuklarının doğar doğmaz bilgisayarla haşır neşir olduklarını görünce korktum Türkiye’ye bilgisayarların girişini sağlamak üzere kararname hazırladım. Ama Bülent Ulusu’ya kabul ettiremedim. Sonra Başbakan olunca da ilk kararnamem bu oldu” dedi.
“Türkiye üreterek bilgi çağına girmelidir.”
Böylece baskılar vesaireler sonucunda, çok ilginç dönemlerdir onlar, Türkiye bilgi çağına girdi ama tüketerek girdik. Ben, bilgi çağının üreticisi olma konusunu gündemin birinci maddesine alıyorum. Türkiye artık bu cihazları, telefonları, kameraları üreten bir ülke olmalıdır. Çok kolay üretebilir. Teşviklerle vesairelerle, geçmişte yaptığımız gibi yine yapmalıyız. Biz dünyayı gözlemeliyiz, biz dünyaya bilgi satmalıyız, biz bilişim ürünleri satmalıyız. Hindistan bizim önümüze geçti.
Birinci meselemiz bu. Türkiye üreterek bilgi çağına girmelidir. Bilgiden ve bilişim ürünlerinden daha pahalı hiçbir nesne yok. Bunu yakalayamayan bir toplum çağı yakalayamaz ve çağın söz söyleyen ve söz söyleten ülkelerinden biri olamaz. Başkalarının sözünden çıkmayan bir ülke haline gelir ki maalesef durum bu.
“28 Şubat’ta Devlet Bakanıydım.”
Şimdi 28 Şubat’a gelmeliyiz. En son yediğimiz darbe o idi. 28 Şubat’ta Devlet Bakanıydım. 28 Şubat, dünya kapitalizminin Türkiye’yi dönüştürmek üzere ve Türkiye’yi bir şeylere hazırlamak üzere ortaya koyduğu bir projedir.
Bu projede kendisine görev verilen arkadaşlarımız bu darbeden en fazla müteessir olan ve bu darbenin de bahanesi olarak gösterilen Refah Partili arkadaşlarımızdır. Yani darbenin bahanesi Refah Partisiydi. Neden? İrtica tiyatrosu sahneye kondu. Basın yayın yoluyla, bir kampanya gerçekleştirildi. “İrtica kalktı geliyor, irtica sokaklara taşıyor..”
Hatta hatırlarsınız, bir televizyon programında milletvekilleri Arafat’ta çadırda zikir yapıyorlar. Televizyon şöyle veriyor; “Bakın, görüyor musunuz, hem de milletvekilleri zikir yapıyorlar” Ben de o zaman bir yazı yazdım, dedim ki; “Haklılar bunu söyleyenler canım. Hiç Arafat’ta zikir mi yapılır? Caz orkestrası götürülüp vals yapmak gerekir. Bu Arafat, burada ne yapılacak?” Böyle bir kampanya açıldı. Kurnazlık, cehalet falan birleşti ve bir kampanya açıldı.
Ben Doğru Yol Partisi adına hükümet sözcüsüyüm. Ortağımız olan Refah Partisi’nde bir çatlak meydana geldi. Bu çatlağı ben Bakanlar Kurulu’nda gördüm. Göz kırpmalardan, göz süzmelerden anladım. Çatlaklardan biri sonradan iktidar olduğu için söylüyorum.
Sunucu: Refah’ın içinde de iki ayrı görüş vardı.
Namık Kemal Zeybek: Görüş şu; bir milli görüş, yani hocamızın görüşü. Bir de milli olmayınca ne olur, gayri milli görüş, milletler arası görüş diyelim, değişimciler, milliler ve değişimciler.
Şöyle bir kültür gelişti, kendi aralarında, bu kültür tuttu. Hatta Bakanlar Kurulu’nda o zaman gördüm, adını koyamadım, sonra adını koydum. Mesela Erbakan konuşurken bazı bakanların yüzündeki tebessümden, bir şeylerin farklılaştığını görüyordum. Mesela Erbakan bir şey konuşuyordu, bir Bakan bana baktı ve göz kırptı. Ortak karar şuydu: Refah Partisi içinden bir grup arkadaşımız dediler ki; “Biz ne yaparsak yapalım, Türkiye’deki bazı güçler bize hayat hakkı vermiyorlar.” Bu tespitleri doğru mu, doğru. Onların haklı oldukları yan bu. Hakikaten öyle. Refah Partisi darbe ile gelmedi ki. Refah Partisi en çok oyu alıp geldi ve Başbakan oldu Sayın Erbakan. Hayır, bize hiçbir şekilde demokratik yollarla Türkiye içindeki bir takım insanlar, güçler, “Demokratik yolla geliyoruz, anti demokratik yollarla önümüzü kesiyorlar.” Neydi o anti demokratik yol? Birtakım generallerin konuşmaları vesaire bunlara bakın, NATO’cu generallerdir bunlar.
“Türkiye ile İran’ın savaşması halinde Ortadoğu kana bulanır."
Sunucu: Bir de D-8’ler hareketi var değil mi?
Namık Kemal Zeybek: Tabii, D-8’ler var. Ayrıca ondan daha önemlisi, bir anda 1 milyar Müslüman bir birlik haline geldi. kincisi, damardan giren bir icraat yaptı 54. Hükümet. Neydi o? Havuz sistemi. Havuz sistemi basit gibi görünür, çok önemlidir. Havuz sistemi, uluslararası finans kapitalin Türkiye’deki tatlı karını kesti. Esas şey, D- ve bu. Birisi siyaset, ekonomi, diğeri dış siyaset. Dünya finans sistemi ürktü ve bu hükümet ya gidecek ya gidecek diye düğmeye basıldı. Buna mukabil de bir grup arkadaşımız dedi ki; “Kim bizimle? Biz o zaman onlarla uyum sağlayalım, onlarla anlaşalım.” Gittiler AKP’yi kuran arkadaşlarımız Amerika’da sistemin merkezleriyle anlaştılar. İşin esası bu.
Şimdi bu değerli iktidar, değerli kardeşlerimiz güzel işler de yapıyorlar. Yani yaptıkları her iş yanlıştır falan anlamında söylemiyorum. Mesela şu sıfırların atılması benim çok hoşuma gitti. Gerçi daha önce biz başlatmıştık ama bitirememiştik. Onlara nasip oldu. Güzel bir işti. Bilhassa ben bundan çok rahatladım. Özbekistan’dan geçerken soruyorlar yanınızda kaç lira var diye. 200 milyon lira var deyince bir kahkaha atıyor Özbek, nerede bu paralar, bavulda mı taşıyorsunuz diyor. Yani her şey kötü manasında söylemiyorum. Fakat kötü olan şu:
Türkiye’de ne iç siyaset ne dış siyaset ne de ekonomik siyaset artık bugünkü Türkiye hükümetinin kendinin verdiği kararlara göre yürümüyor. Dış siyasetten başlayalım. Bu üçü birbiriyle ilişkilidir. 300 milyar dış borç, diyorlar ki kamunun borcu değil, daha tehlikeli. Çünkü kamu ne yapar yapar bir yol bulabilir ama özel sektör bir anda dolardaki şiddetli bir oynama, 300 milyar borcu olan bir özel sektör ne yapar? Cari açık 75 milyar dolar. Bu eğer kapatılmazsa illegal yollardan kapatılıyor, illegal yollardan da var, 15 milyar dolar nereden geldiği bilinmeyen para, kapatılıyor. Niye kapatılıyor?
Sorunuzun tam cevabının yeri geldi. Neden Suriye ile işler böyle oldu? Neden sıfır sorun denilirken sorunsuzluk sıfıra indi? Bugün sorunumuz olmayan bir ülke neredeyse yok gibi. Komşularımıza bakalım, kuzeyden başlayalım:
Gürcistan ile yok, tamam, bir tane var. Ermenistan ile var. Deşeledik, düzelteceğiz diye iyice bozuldu.
Azerbaycan bizim en yakın kardeşimiz, şu anda Türkiye’ye kuşkuyla bakıyor Azerbaycan. Türkiye’ye artık eskisi gibi güvenmiyorlar. Bir anda Türkiye bizi satabilir düşüncesi var Ermeni meselesinden ötürü.
İran çok büyük bir devlettir. İran siyasetçileri de çok iyi siyasetçilerdir, çok kadimdir. Açık olarak, bizim toy, acemi Dışişleri Bakanımız Davutoğlu, siyaseti, diplomasiyi öyle zannediyor, onların Dışişleri Bakanından bir söz alırsam her şeyi kapatırım zannediyor. İran çok rahatsız. Neden rahatsız? Çünkü gidip gelmelere rağmen Malatya’ya, Kürecik’e kurulan radar sisteminin İsrail’i korumak amacıyla, daha kötüsü Türkiye ile İran’ı savaşa sokmak amacıyla kurulduğunu İran biliyor. Bundan ötürü çok rahatsız. Türkiye ile İran’ın savaşması demek kıyamet demektir yani. Orta çaplı bir kıyamet, tufan, Nuh Tufanı gibi bir şeydir yani. Ortadoğu kana bulanır.
‘Batılılara güvenilmez.’
Sunucu: Allah’tan ki Yunanistan kendi derdine düşmüş. Buradan biraz rahatız.
Namık Kemal Zeybek: Suriye’ye geliyoruz. Suriye ile ilgili bu iktidara şöyle bir görev verildi. Kendisi talip oldu iktidar. Görev şuydu; ‘Suriye’yi yumuşak yöntemlerle yanımıza almak suretiyle İran’dan koparalım. Aynı şeyi İran’ı da yumuşak yöntemlerle İran’dan koparalım.’ Yani İran’ı kendinden koparalım, rejiminden, mollalar rejiminden koparalım. Mollalar rejimine taraf olmak olmamak ayrı bir konu. Din devletine taraftar olmak olmamak ayrı bir konudur. Ancak bir gerçek vardır ki bugün İran Batı kapitalizminin İran’ı sömürgeleştirme çabalarına karşı direniyorsa bunu mollalar rejimine borçludur. Çünkü Şah zamanı İran sömürgeydi, yarı sömürgeydi diyelim.
Suriye ile ilişkiler başlangıçta böyle gitti. Türkiye bir şey denedi. Bu rolü de çok sevdi bizim değerli, çok bilgili ama çok tecrübesiz Dışişleri Bakanımız. Yani o kadar tecrübesiz ki diplomaside sadece kitap yazmak, tarihi yazmak yetmez. Diplomatik dil diye bir şey vardır, çok önemlidir. Söylediğin zaman karşı tarafı rencide etmemek. Şimdi Suriye Başkanı Beşar Esad diyor ki; “Türkiye bize nasihatte bulunabilir. Biz bunu kabul ederiz. Öğüt verebilir, tavsiyede bulunabilir, hepsini yapabilir ama Türkiye bize Obama’nın talimatlarını getiriyor. Bunu kabul edemeyiz biz.” Amerika’dan talimatları alıyor, getiriyor. Sanki Amerika’nın sözcüsüymüş gibi Esad’a söylüyor. İran bunu kabul eder, güler geçer. Ama Beşar Esad rahatsız oldu bundan.
Türkiye ne yazık ki bu iktidar döneminde, basın yayın ve Türkiye kamuoyu yönlendirilerek bir yalana alet ediliyor. Ben asla ne Beşar Esad’a ne de Suriye’deki rejime hiçbir şekilde taraftar değilim, olmam da mümkün değil. Bir gerçek var; bu rejim direniyor, teslim olmuyor. Buna mukabil de bu rejimi devirmek için birtakım eylemler yapılıyor. En son El Kaide de girdi oraya. El Kaide dolaşıyor, eylemlerin içinde.
Şu anda Batılı, tarafsız, vicdanlı gözlemcilerin söylediği; “Şu anda seçim olsa yüzde 65 Esad’ı destekliyor.” Birileri eylem yapıyor, eylemlere karşı mücadele ediyor, insanlar ölüyor. Türkiye ve dünyaya şöyle anlatılıyor; ‘insanlar barışçıl eylemler yapıyor, bağırıp çağıran insanlara ateş ediliyor, öldürülüyor’. Bu yalan. Bu yalan yayılıyor. Ne yazık ki bu yalanın yayılmasına bizim Sayın Dışişleri Bakanımız ve Sayın Başbakanımız da alet oluyorlar. Yapmayın, günahtır diyorum onlara. Bu doğru değil. Adil olmak lazımdır. Adalet çok önemli bir kavramdır. Adaletten uzaklaşmayın, yarın aynı şey sizin başınıza gelebilir, getirirler. Bu Batılılara güvenilmez.
“Dış siyaset iflas etmiştir.”
Sunucu: Kabile olayları Suriye’yi bölecek bir noktaya gidiyor mu? Sanki Ortadoğu’nun özeti gibi görünüyor Suriye. Araplar var, Türkmenler var, Kürtler var, Çerkezler var, Sünniler var, Museviler var, mezhep farklılaşması falan.
Namık Kemal Zeybek: Suriye bunları büyük ölçüde aşmıştır. Mesela şunu söylüyorlar; “Bütün iktidar Alevilerde” Aleviler diyorlar ama öyle değil, öyle deniliyor Türkiye’de. Bu yalan niye yayılıyor? Bu yalan hep yayılır. Saddam’a karşı da yine eylem yapmak için biliyorsunuz o zaman Bush’un bir sürü yalanları vardı. Amerikan basınında dahi Bush’un burnu uzun çiziliyordu. Suriye’ye karşı da aynı şey yapılıyor.
2012’ye baktığımız zaman nasıl görüyoruz? Dış siyasette tam bir iflas. Dış siyaset iflas etmiştir. Ekonomi iflas halindedir. Türkiye ekonomisi şu anda örtülüyor. Eğer cari açığı kapatamazsanız tam bir iflas. Bu boyutlarda bir cari açık. Yani ülkeleri gayri safi milli hasılaya oranı yüzde 10’u geçmiş durumda cari açık. Öyle ülkeler dışarıdan payandalar verilmezse yaşayamazlar. İşte Yunanistan’ın başına gelen, çöktü gidiyor. İç siyasette, ‘PKK ile mücadele böyle olmaz. Ancak açılımlarla olur’ denildi. Ne oldu, nereye geldik?
“Uludere olayını çıkaran Amerika olduğu kanaatindeyim,
kasten yapmışlardır.”
Sunucu: Bir mücadele vardı. Uludere olayından sonra sanki kesildi gibi. Şu anda kış şartlarından dolayı mı acaba?
Namık Kemal Zeybek: Şu ana kadar söylediklerim müspet bilgiler. Şimdi ispatı mümkün olmayan ama kanaat olarak söyleyeceğim. Kanaatimce Uludere olaylarını çıkaran da yine Amerikalılardır. Kasten yapmışlardır. Kim verdi o istihbaratı? Amerikalılar verdi.
“Batı satranç oynar, biz dama oynuyoruz.”
Sunucu: Bizim kendi istihbaratımız yok mu?
Namık Kemal Zeybek: Yok maalesef.. MİT, ‘biz istihbarat vermedik’ diyor. Kimse, ‘niye vermediniz’ diye sormuyor. Bu değerli MİT Başkanı’nın bir doktora tezi vardır. Tanırım ben bu zatı. Değerli bir bürokrattır gerçekten. Doğru da bir görüşü vardır. MİT iç istihbarattan elini çekmeli, dış istihbarata yönelmelidir. İç istihbaratı polis yapar, polisimizin iç istihbaratı var, güçlendirilir, yapar. İç istihbaratta, ‘yıllarca gericileri takip ediyorum, turancıları takip ediyorum, komünistleri takip ediyorum’ diye bir tatmin duygusu yaşanmış, ancak asıl yapılması gereken şey yeteri kadar yapılmamıştır. Şimdi inşallah değişir, dönüşür ve dış istihbarat konusunda kendisinden beklenen işleri yapabilecek hale gelir. Diyor ki biz istihbarat vermedik. Kim verdi peki? Dış istihbarat, niye verdi? Çünkü bir şeyi unutuyoruz. Global güç, Amerikalılar ve batı satranç oynar, biz dama oynuyoruz. Bu satrancı biz icat ettik.. Şah- Mat’tır bunun adı aslında. Biz şarklılar icat ettik bunu. İyi oynayan maalesef garplılar. Bu oyun hep oynanır.
“Türkiye’de tam demokrasi gerçekleşmeli.”
“Kendi kök değerlerimizle barışık olmalıyız.”
Sunucu: Bu oyunlar ne zaman bozulur?
Namık Kemal Zeybek: Oyunların bozulması için benim Başbakan olmam lazım. Ben Başbakan olursam, Türkiye’de gerçekten milli bir siyaset olur. Benim gibi birisinin. Ben değil de, ‘fakirin’ demem lazımdı, tasavvufi anlamda. ‘Ben’ sözü çok doğru bir söz olmadı. Benim gibi yani bu düşüncede insanların. Bu düşüncedeki insanlar sadece doğru projeler ortaya koymak değil, önce milli olmalıdır. Her şeyden çok Allah korkusu olmalıdır. İkincisi bu sandalye uğruna her türlü değerden ve ilkeden vazgeçen insanlar olmamalıdır. Bunun yanında Türkiye üreten bir ülke olmalıdır. Üreten bir ülke olmazsanız, ancak anti- emperyalist siyaseti ve söylemi geliştirirsiniz. Ne üreten? Bilgi çağını üreten. Türkiye bilgi çağını üreten bir ülke olmalıdır. Şunu görüyorum; bilgi çağını üreten ülkeler kendi kök değerleriyle barışık olan ülkelerdir. Biz kök değerlerimizle barışık olmalıyız.
Kök değerlerimiz kim? Hoca Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaşı Veli, Hacı Bayramı Veli. Yani kendi kök değerlerimizle barışık olmalıyız.
Amerika’da dolarların üzerinde ne yazıyor? ‘Biz Allah’a güveniyoruz’ yazıyor. Amerikalılar, bundan çekinmiyor. Peki Cumhurbaşkanı ne yapıyor? İncil üzerine elini koyarak yemin ediyor. Neden, Türkiye kendi kök değerleriyle barışmasın? Bilgi çağı üreten ülkeler tam demokrasiyi yaşayan ülkelerdir. Türkiye’de tam demokrasi gerçekleşmeli. Milli siyaset uygulanmalı.
Sunucu: Çok teşekkür ederim. Şeref verdiniz. Bu akşam güzel bir sohbet oldu.