Mazbatasını alarak DP Genel Başkanlığı görevine başlayan Namık Kemal Zeybek, bir basın toplantısı düzenledi: ( 19.01.2011 )
“Hedefimiz, tek başına iktidar”
“Eğer bugün iktidar partisi olan partiyi yanımıza almamız gerekirse alırız. Demokrat Parti’nin yeniden doğuşunu herkes görüyor. Hasretle beklenen parti şimdi doğuyor, bu yeniden doğuştur.”
( DP Basın Merkezi – 19 Ocak 2011) 15 Ocak 2011 Cumartesi günü Demokrat Parti Genel Başkanlığına seçilen Namık Kemal Zeybek, mazbatasını aldıktan sonra Genel Merkez’e gelerek görevine başladı. DP Genel Merkezinde partililer tarafından karşılanan Namık Kemal Zeybek, burada düzenlediği ilk basın toplantısında, “Hedefimiz, tek başına iktidardır” dedi.
Namık Kemal Zeybek, basın toplantısında şunları söyledi:
“Demokrat Partiyi iktidara taşıyacağız”
“Bir çok değerli insanın görev yaptığı bir yerde, Allah nasip etti biz de bir görev yapmak üzere dün mazbatasını almış bir genel başkan olarak bugün göreve başladık. Kapının önünde başlangıçta şöyle dua ettim. Sonra içeride masaya oturduktan sonra bu duayı tekrar ettim. Dedim ki, ‘Allahım halkımıza, milletimize, vatanımıza hayırlı hizmetler yapmayı nasip eyle.’
Bu işe başlarken de öyle dua etmiştim eğer hayırlıysa nasip eyle, hayırlı değilse nasip eyleme. Bu duayı başka türlü yap diyenler olmuştur, doğrudur ama ben böyle başladım bu işe. Yani insanlar artık ünvanları, makamları aşmış olarak bu işlere başlamış olmalı diye düşünüyorum. Koltukları tepemize koymak değil de biz koltukların üzerine oturmalıyız diye düşünüyorum. Böyle olursa içtenlikle, ihlasla halka hizmet mümkün olur diye düşünüyorum. Yani, koltukları put yapıp onlara tapmayı insanlık için ve hizmet etmekle yükümlü olduğumuz halkımız için tehlikeli görüyorum. Allah bizi bundan muhafaza eylesin.
Şu anda huzurunuza tek başıma çıktım. Biz insanlar tek başımıza doğarız ve ceninde doğduğumuz zaman yine tek başımıza oluruz. Yeniden doğmak dediğim ölüm diye nitelendirilen hadise. Aslında o da bir yeniden doğuştan başka bir şey değildir. Başka bir alemde doğuş.
Şimdi tek başıma oturdum ve size hitap ediyorum ama inşallah Perşembe gününden sonra yakın çalışma arkadaşlarımla birlikte yine huzurunuza gelip, sizlere hitap etme fırsatını yakalayacağız. Perşembe günü Anıt Kabir’e yapacağımız ziyaretten sonra Genel İdare Kurulumuzu toplayacağız ve Başkanlık Divanı’nı oluşturup hemen sahaya atılacağız. Hedefimiz elbette ki, tek başımıza iktidardır. Buna alışalım.
Demokrat Parti’yi şanlı, şerefli hizmetlerle dolu geçmişinde olduğu gibi yine iktidara taşıyacağız. Hedefimiz iktidardır. Elbette tek başımıza iktidardır. Bir siyasi partinin daha baştan kendisine başka hedefler koyması doğru değildir. Hele bu parti Demokrat Parti ise. Başbakanlar çıkarmış, Cumhurbaşkanları çıkarmış, Meclis Başkanları çıkarmış, Milletvekilleri çıkarmış bu millete bütün demokrasi tarihimizde en büyük hizmet yapmış olan Demokrat Parti, Doğru Yol Partisi, Adalet Partisi, Anavatan Partisi diye ayrı isimler alsa da özü itibarı ile Demokrat Parti, dolayısıyla Demokrat Parti’nin tek başına iktidardan başka bir hedef koyması mümkün değildir. Şunu size kesin olarak söylüyorum, hedefimiz tek başına iktidardır. Nasıl olursa olsun, seçimden sonra iktidarı biz oluşturacağız.
“Hasretle beklenen parti, şimdi doğuyor”
Biz tek başımıza iktidar diyoruz, bunun için çalışacağız. Bu az zamanı çok iş yapmak suretiyle değerlendireceğiz. Zaman az gibi görünse de, doğru değerlendirilirse, verimli değerlendirilirse ve işin tekniğine, bilimine, bilgisine uygun değerlendirilirse hiç de az bir zaman değildir. Çünkü zaman başka bir zaman. Şimdi bakınız televizyonlar var. Biz konuşuyoruz anında Türkiye’nin her tarafına sesimiz ve sözümüz yayılıyor. Arkadaşlarımız konuşacak ve onların sesi ve sözü yayılacak, gazetelerimiz yazıyorlar, bilinçli yurttaşlarımız bu yazıları okuyorlar. Demokrat Parti’nin yeniden doğuşunu herkes görüyor. Hasretle beklenen parti şimdi doğuyor. Yeniden doğuştur bu. Halkımız bizi bekliyordu biz de halkımızın huzuruna kendimizi arz edeceğiz.
Kullandığım kelimeleri çok dikkatli ve seçerek kullandığımı ve söylediğim sözlerin altında bir takım anlamlar olduğunu beni yakından tanıyanlar bilirler. Diyorum ki, biz tek başımıza iktidar istiyoruz, bunun için çalışacağız. Cenab-ı Hak neyi takdir etmiş bilemeyiz, olur ki, eksiğimizi tamamlamamız gerekir o zaman bizim için sağ partilerden de, soldaki partilerden de o zamanın şartlarını değerlendirerek eksiğimizi tamamlamaktan da çekinmeyiz. Ama peşin olarak Türkiye’nin siyasi hayatında varolan, vatanın birliğine bağlı, herhangi bir siyasi parti ile peşin olarak yanımıza koalisyon ortağı olarak almayız diye bir kararımız yok. Dolayısıyla, biz bu ülkenin ortasıyız, merkez sağıyız. Eğer bugün iktidar partisi olan partiyi yanımıza almak gerekirse alırız. Biz hükümeti kuracağımız için, hükümette olacağımız için onun temel yanlışlarını önleriz. Ama eğer yine gerekiyorsa muhalefetteki partiyi alırız onun temel yanlışlarını da önleriz. Herkesi cumhuriyetimizin temel çizgisine çekeriz. Ne demek istediğimi anladınız.
Peşin olarak şununla ittifaka gireriz, bununla ittifaka gireriz, şununla koalisyon yaparız, bununla yapmayız, bununla şöyle bir şey olur böyle bir şey yok. Şartlar neyi gerektiriyorsa onu yaparız ama asla unutmamamız gereken bir gerçeklik o da böyle Demokrat Parti gibi bir partinin bu yeni döneminde ve bu coşkulu döneminde, geniş kitlelerde heyecan fırtınaları oluşan bu dönemde bizim kalkıp da, şu küçük partileri yanımıza alırız, şöyle yaparız, böyle yaparız barajı aşarız… Biz barajlar kralının partisindeyiz, hangi barajlardan bahsediyorsunuz. Bu ülkede baraj namına ne yapılmışsa bunu Süleyman Demirel yapmıştır ve biz onun partisindeyiz. Hangi barajlardan bahsediyorsunuz, ne barajı.
“Gerçek anlamda Atatürk’ün partisi bu partidir.”
Demokrat Partililer bugün şunu söylüyorlar; bizi yeryüzünün göbeğine gömseler, biz dünyayı patlatır çıkarız. Bu enerjiyle, bu inançla sahaya atılacağız ve hiç şüpheniz olmasın halk bizi bekliyor, görüyorum ben bunu. Her sabah güneşin doğduğunu nasıl görüyorsam, Demokrat Parti’nin şanlı şerefli günlerine yeniden kavuşacağını ve iktidara geleceğini görüyorum. Mutlaka iktidar hedef bu.
Değerli dostlar, biz merkezi temsil ediyoruz. Merkez nedir? Türkiye’nin bütün dengelerinin bozulduğu bir dönemdir bu dönem. Biz, bu dengeleri yerli yerine oturtacağız. Üç temel dengeden söz ediyoruz. Bir, biz cumhuriyetimizin bütün değerlerine bağlıyız. Gerçek anlamda Atatürk’ün partisi bu partidir, ben bunu anlattım, anlatacağım. Çünkü, Atatürk’ün en yakın sivil arkadaşı son Başbakanı ve Atatürk çizgisinin gerçek takipçisi Celal Bayar’dır, bu partinin kurucu başkanı. Bu parti hep o çizgide kalmıştır. Bu parti Atatürk’ün partisidir, Atatürk’ün hedefi ise Türkiye’yi en ileri demokrasiye ulaştırmaktı. Ben bunu ilmi delillerini size Hasan Rıza Soyak’ın hatıralarından çok açık olarak anlattım. Yine gerekirse anlatırım. Cumhuriyete sapasağlam bağlıyız, cumhuriyetin bütün kazanımlarını koruyacağız ama aynı zamanda da alabildiğine demokrasiye, olabildiğince demokrasiye ulaşacağız. Yani cumhuriyeti hapishane yatıp yatıp da Türkiye’nin demokratikleşmesine engel olanlarla bizim mücadelemiz var. Cumhuriyete bağlıyız ama demokrasi, en ileri demokrasidir bizim hedefimiz.
Mesela biz, Diyanet İşleri Başbakanı’nın da, din adamları ve din alimlerinin toplanarak seçmesi gerektiğine inanıyoruz. Bunu teklif edeceğiz. Prof. Ali Fuat Başgil’in, O biliyorsunuz bizim Adalet Partisi’nin Cumhurbaşkanı adayıydı ama ne yazık ki, bir odaya kilitlendi ve anlına tabanca dayatıldı ve adaylıktan vazgeçti. 1960 sonrasında o seçilecekti o mecliste. O Ali Fuat Başgil’den bahsediyorum. Anayasa Profesörü Ali Fuat Başgil Din ve Laiklik kitabında bu projeyi getirmiştir. Özerk diyanet. Bakanlardan, başbakanlardan bağımsız diyanet, cumhuriyet tarihimde ve ondan önce din hizmetleri adına kurulan vakıfların bütün mallarını devralmış diyanet Adli problemlerini çözmüş ve kendi kadrolarına kendi imkânları ile maaş veren bir diyanet ama hükümetlerden bağımsız diyanet. Ne demektir bir din kurumunun başına bir bakanın getirip bir kişiyi oturtması. Demokrasi anlayışımızı ifade bakımından bunu söylüyorum. Evet biz, Ali Fuat Başgil’in o bizim çok değerli bilgilimizin bu projesine sahip çıkacağız. Neden? Çünkü demokrasinin gereğidir bu. Yani demokrasi adına, cumhuriyetin temellerinden asla vazgeçmeden her türlü projeye sahip çıkacağız ve bunu gündeme getireceğiz. Demokrasi cumhuriyet dengesi.
Neyi kastediyorum, cumhuriyeti, insanlarımızın cumhuriyet değerlerini Atatürk çizgisinden saptırarak, insanlarımızın demokratik haklarının çevresinde hapishane duvarı haline getirenlere biz karşıyız. Diyoruz ki, hapishanedeki mahkumlara gardiyanlarını seçme özgürlüğünü verirseniz bunun adına demokrasi denilebilir mi? Genişleteceğiz, hep böyle yaptık, bütün demokrat Parti tarihi böyledir ve bunu sürdüreceğiz. Daha demokrasi, daha büyük demokrasi. Hani atalarımızın, “Daha deniz, daha kara” dedikleri gibi, biz de, daha ileri demokrasi ama Mevlana’nın dediği gibi. O diyor ki, “Biz pergel gibiyiz, bir ayağımız sımsıkı İslam’da, bir ayağımızla dolaşırız 72 milleti” bizim de bir ayağımız sımsıkı cumhuriyetin değerlerinde ama bir ayağımızla dolaşırız bütün evrende. Böyle bakacağız. Biz, bu dengeyi yerli yerine oturtmaya geliyoruz ve bu dengeyi temsil eden tek parti biziz. Başka yok. Çünkü, tarihimiz bizim bu gerçekle doludur.
Değerli dostlar, peki ama diyeceksiniz, cumhuriyetin değerleri ile ilgili hükümetimizin ne gibi bir yanlışı var ki, sen bu kadar heyecanla ve adeta bütün hücrelerinle, bütün benliğini ellerine getirerek ve ellerini sallayarak bize hitap ediyorsun. Cumhuriyetin temel değeri nedir arkadaşlar? Cumhuriyetimiz bu ülkede milli birliği sağlamıştır, Osmanlı zamanında zaten oluşan bir gerçeklik vardır. Nedir o? Mesela, Balkanlar’da yaşayan Boşnaklar, Arnavutlar ve başka Müslüman halklar, “Biz Türküz” derken, evlerinde ana dil olarak başka dil konuştukları halde, biz Türküz derken, bugün dahi Boşnaklar biz Türküz derken bu problem çözülmüşken. Biz Türklük kavramında Türkiye’de yaşayan bütün insanlar birleşmişken, ana dilimiz, evimizdeki diller ne olursa olsun, o dillere de saygı duyuyoruz demokrasinin gereği. Onlar bizim zenginliğimiz, onlar bizim rengarenk güzelliğimiz. Bizim ortak bir dilimiz var İstanbul Türkçesi, onda birleştik. Her birimiz analarımızın, babalarımızın dilini, şiirini, lehçesini evimizde konuştuk ama İstanbul Türkçesinde birleştik ve biz Türküz dedik.
Şimdi bizim Başbakanımız doğrusu hangi niyetle yaptığını tespit mümkün değil, ama yaptığı şu, son derece yanlış ve tehlikeli olduğunu söylemek, apaçık bir gerçeği söylemektir. Ne söylüyor? En son bakınız Mehmet Akif’i anma gününde söylediği söze dikkatlerinizi çekmek istiyorum, söylediği şu, “İstiklal Marşımızı bir Kürt mü yazdı, bir Türk mü yazdı, bir Arnavut yazdı. Sonra sayın başbakan ekliyor Akif ırkçılığı reddeder, peki Akif ırkçılığı reddederse sen bu sözü niye söylüyorsun? Bu sözü söylemektir ırkçılık. Çünkü, Akif’e Arnavut demek ırkçılıktır. Cumhuriyetimizin başında İstiklâl Marşı yazıldığı zaman, o zaman Türkiye’de varolan bazı ırkçılar şöyle söylediler, “Ne yazık ki, bizim İstiklal Marşımızı bizden olmayan birisi yazdı” ırkçılar söyledi bunu ama bu reddedildi. Akif çok üzüldü, kendisine Türk değil denilmesine çok üzüldü. Akif’in aslı Arnavut’tur ama, “Ben ki Arnavut’um diyor başka bir şey söyleyemem işte perişan yurdum” diyor. Niye söylüyor, çünkü Müslüman Halklar Osmanlı’dan ayrılmasın diye fikri kavmiyeti telin ediyor peygamber diyor. Ama telin edilen şu işte bu ayrılıkçılıktır, bölücülüktür, bunu söylüyor.
Ben Başbakanımızın kitapçılarda çok miktarda bulunan telif hakkı olmadığı için de herkesin istediği gibi basıp sattı “Safahat” kitabını alıp orada Akif’in “Ordu’nun Duası” adlı şiirini okumasını diliyorum. Sayın Başbakan bu işler ince işlerdir, bu işler bilim işleridir, bu işler kulaktan dolma bilgilerle olmaz, okumakla olur, 3 bin 997 kitabı okuduğu için, ders kitabı gibi okuduğu için böylesine büyük işler yaptı. Dolayısıyla onu okuduğu zaman şunu göreceksin, evet Akif’in babasının kökeni Arnavut’tur ama Akif aynı zamanda şunu söylemiştir, “Türk oğluyuz, sinsilemiz kahraman. Müslümanız, hakka tapan Müslüman” Sen Türk olmak hakkını Akif’e nasıl çok görürsün, bir başbakan nasıl olurda fırsat düştükçe “Türkiye’de şunlar var, şunlar var, Türkler var” der. Yani Türk olmak hakkını Türkiye’de ana dili Türkçeden başka olanlara sen nasıl çok görürsün. Nasıl olur da kendi ağzınla ülkeyi bölmeye kalkarsın. Bölücülük başka nasıl olur?
Ben bir arkadaşıma sordum, arkadaşım Yunanistan’da yaşıyor, oranın vatandaşı Türk. Dedim ki, bir Yunan Başbakanı dese ki, Yunanistan’da Ulahlar var, Makedonlar var, Arnavutlar var dedi ne olur? Dedi ki, böyle bir şey olmaz. Nasıl yani? Olmaz yani dedi. Olursa o başbakan bir saniye o görevde kalamaz dedi. Arnavut Ortadoksların bir kısmı gitmiş Yunanlı olmuş. Arnavut Ulahlar Yunanlı olmuş. Bunları niye gündeme getirirsin. Ülkelere böyle baktığınız zaman yeryüzünde millet diye bir şey kalmaz. Düşünün ki, bir Amerikan başkanı Amerika’da şunlar var şunlar var diye saymaya kalksa ömrü yetmez. Siz başka bir ülkenin başbakanında duydunuz mu böyle bir şey. Ben başbakanın kötü niyetli olduğunu sanmıyorum sadece bilgisizliğine veriyorum. Yani Sayın Başbakan okumalı, öğrenmeli ya da okuyanların kendisini uyarmasına izin vermeli. Sayın Başbakan biraz tahammülü öğrenmeli.
“Siyasetçi her zaman alkış almaz”
Şu hale bakın Türkiye’nin gündemine. Türkiye’nin gündeminde işsizlik yok, halkın sefaleti yok, sefaletin gittikçe yaygınlaşması yok, kredi kartları faciası yok, emeklilerin durumu yok, sabit gelirlilerin durumu yok, yok olmakta olan tarımımızın durumu yok, bütün bunlar yok. Ne var? Sayın Başbakan bir stadyum açılışına gitmiş ve insanlar orada kendisini ıslıkla kınamışlar. Türkiye’nin birinci meselesi olmuş. Siyasetçi her zaman alkış almaz. Siyasetçi bu işlere alışmalı ve tahammül etmeyi de öğrenmelidir. Tahammül çok önemlidir.
Hiçbir şekilde Türkiye’nin gündeminde ciddi bir yeri olmaması gereken bu olay bakınız, Türkiye’nin gündeminin birinci maddesi haline dönüştü ama bu hadise içinden öyle korkunç bir söz ortaya çıktı ki, hiç bahsedildiği yok. Nedir? Başbakan diyor ki, “Bu stadyumun yapılmasında bir tek Allah kuruşu yok” kimin kuruşu var, Tayyip Bey kuruşu var. Demek ki, kuruşlar ikiye ayrılıyor bir kısmını Allah yaratıyor, bir kısmını Tayyip Bey yaratıyor. O zaman ben diyeceğim ki, Sayın Başbakan şu dini bilgileri de yeniden öğrenin. Bu işe İslam inancında şirk derler. Ama sizin Müslüman olduğunuzu ve müşrik olmadığınızı biliyorum siz de lütfen bunu bilin ve bu tür sözler söylemeyin.
“Allah kuruşu diye bir kavram var mı?”
Allah kuruşu diye bir kavram var mı bizim inancımızda. Böyle bir kelimenin İslami duyarlılıkla bağdaşır bir yanı var mı? Allah ve kuruş lafları yan yana gelir mi? Bunu bilmeyen, cahil insanlar söyleyebilir. Ama İmam Hatip mezunu bir başbakan nasıl söyler böyle bir sözü. Asıl gündeme gelmesi gereken konu bu. Bütün bunlar yok insanlar ıslıklamış. Islıklar, efendim halkımızın yüzde 100’ü AKP’li değil ki, en iyi en iyimser tahminlere göre bile halkımızın çoğunluğu AKP’ye karşı. Yani yüzde 50’den çok çok fazlası AKP’ye karşı. Oraya da halkımızın gelenlerin yarısı en azından çoğunluğu AKP’ye karşı dolayısıyla işsizler geliyor, işten atılanlar geliyor, dükkanını kapatanlar geliyor, kredi borcu yüzünden intihar etmek derecesine gelen insanlar geliyor. İnsanlar gergin, sıkıntılı. Fırsat bu fırsattır diyip duygularını ıslık çalarak gösteriyorlar. Ne var bunda? Hiçbirşey yok. Bakıyorum televizyonlarda kınayan kınaya. Niye kınıyorsunuz bu insanları. Burayı Allah kuruşu olmadan, töğbe töğbe bu söze bende alışacağım ve estağfurullah diyorum ve bu sözü bir daha demiyorum. Böyle bir şey olur mu?
Sayın Başbakanın ne yazık ki, söylemi bu olunca, eylemi de bu oluyor. Bu söylemin sahibinin ‘açılım’ adı altında, saçılıma yol açmaması mümkün değildi. Tabii ki, Habur’daki rezalet ancak böyle bir söylem sahibinin Türkiye’de başbakan olduğu bir dönemde ortaya çıkardı. Habur’daki rezalet. En son işe bakınız, yasa çıkarılıyor, yasa çıkarılırken bu yasanın 1. 2. 3. adımında neler olabileceği hesaplanmadan bilgisizce, yasalar çıkarıldığından bir çok insanın katili olarak mahkum olmuş ama daha Yargıtay safhasında iş bitmemiş insanlar salınıveriyor. Böyle bir şey olur mu? Oraya hiç olmazsa birinci kademede mahkum olanlar hariç diye bir şey koysan mesele çözülürdü. Aklına gelmiyor mu, nerede aklın?
Şimdi şunu söylüyorum, cumhuriyetimizin temel değerleri haraç mezaç satılıyor. Bakınız, topraklar satılıyor deniliyor, ama çok tehlikeli bir şey bizim güney sınırımızdaki çok verimli topraklar İsrail’e peşkeş çekilmek üzereyken Sayın Başbakan itirazları şöyle karşıladı, he Mehmet olmuş, ha Mişon olmuş ne fark eder. Hayır çok şey fark eder, Mehmetler olacak orada. O bizim Güneydoğu Anadolu sınırlarımızda yaşayan insanların yeridir oralar. Onlardan alındı, onlara verilecek. Ne demektir Mişona vermek. O Mişon Türkiye Vatandaşı olsa o zaman sözümüzü başka türlü söyleriz. İsrail’den gelecek ve onlara peşkeş çekilecek. Yap işlet devret, yahutta oradaki mayınları topla şu kadarı senin olsun. Bir girdikten sonra sen nasıl çıkaracaksın onu oradan.
Neden bunlar oluyor? Çünkü temel bakış açısı yanlış. Temel bakış açısı yanlış olunca, söylem yanlış olunca, eylemlerin ardı arkası kesilmez bir şekilde yanlış olması kaçınılmazdır. Dolayısıyla cumhuriyetin temel değerleri bu anlamda tahrip ediliyor. Cumhuriyetimizi tasfiye etmek isteyenler vardır, cumhuriyetimizi tasfiye etmek isteyenlerin ekmeklerine yağ sürülüyor. Ben demiyorum ki, sayın başbakan ve iktidar cumhuriyetimizi tasfiye etmek istiyor, demem ben onu. Devletimizi tasnif etmek istiyor demem ben onu ama cumhuriyetimizi tasfiye etmek ortadan kaldırmak ve bizi yeniden Orta Anadolu’ya sıkıştırmak isteyenlerin ekmeklerine yağ sürülüyor. Onların değirmenlerine su taşınıyor, yapılan işler bunlar. Sıkıntı burada ama ne yazık ki, bu gerçekleri gür sesle, açıklıkla, fesahatle, gündem oluşturarak, halkın dikkatini çekerek ortaya getirilebilecek bir muhalefetimiz düne kadar yoktu bugün var, işte o Demokrat Parti.
Türkiye’nin bir dengesi bozulmuştur, biz onu yerli yerine oturtacağız. Sonuna kadar cumhuriyet, sonuna kadar demokrasi. Sapına kadar cumhuriyet, sonuna kadar demokrasi.
İkinci bir denge, bu çizgi Türkiye’de Demokrat Parti ve Demokrat Partinin izinden gidenler, takipçileri, Türkiye’de kalkınmayı tabandan başlattılar. Şimdi ise, uygulanan yeni liberalist gerçekte vahşi kapitalist anlayış yüzünden ne yazık ki, sabit gelirle, işçi memur ve emeklileri esnaf, tarım üreticileri, çiftçiler ve küçük sanayiciler, KOBİ’ler kaderlerine terk edilmişlerdir, yok olmaya terk edilmişlerdir. Çünkü, yeni liberalist felsefenin yaklaşımı budur. Yani şöyle söyleyeyim, Tayyip Erdoğan Bey kötü adam olduğu, Namık Kemal Bey iyi adam olduğu için değil. Yani ben diyorum ki, biz memura, işçiye ve emeklilerine yüzde 50 zam yapacağız diyorum. Ama iyi anlaşılsın bunu derken, biz iyi adamız veririz, o kötü adam vermiyor demek istemiyoruz. Onun uygulamak zorunda bırakıldığı ekonomik siyasetin gereğidir bu. Biz ise onu istemiyoruz, biz yeniden tabandan başlatacağız ve bunları yapacağız.
“Yüzde 50 zam vereceğiz”
Bana diyorlar ki, kaynak nereden? Başka şeylere bulunan kaynaklar var ya, o kaynaklardır kaynak. Burada beraber siyaset yaptığımız çok değerli arkadaşlarımız var. Necmi Hoşver dostum hemen gözüme çarptı. Biz, 54. Hükümet zamanında, 2 Başbakan vardı ve bakanlar kurulunda yan yana otururlardı. Yani Sayın Çiller ve Sayın Erbakan. Biz de orada bakanlar kurulunda bulunduk, 28 Şubat’ta da nefesimizin son noktasına kadar televizyon, televizyon konuşarak mücadele ettik. Orada yapılan zam neydi? O hükümet, işçiye, memura ve emekliye ne zam yaptı? Yüzde 120, gerçek hesapla. Nereden buldu kaynağı? Demek ki, kaynak var, demek ki olabilirmiş. Çiftçiye de verdi, esnafa da verdi. Ben şimdi onlara ne vereceğimi önce bir değerli dostum, büyük devlet adamı, Ağah Oktay Güner Beyle bir oturup konuşacağız, hesaplayacağız ve ilan edeceğiz. Bu hesabı ben kendim yaptım. Biz iktidara gelirsek bunu vereceğiz. Tek başımıza gelirsek vereceğiz.Ynımıza birisi gelirse de ona, bu şartla biz ancak seni yanımıza alırız diyeceğiz
Neden bu kadar büyük söylüyorsun. Elbette büyük söyleyeceğim ben Demokrat Parti’nin Genel Başkanıyım. Ben Namık Kemal Zeybek olarak, mütevazi olmakla yüklüyüm. Ama ben Demokrat Parti Genel Başkanı olarak mütevazi olma hakkına sahip değilim. Çünkü, bu Demokrat Parti, bu Celal Bayar’ın partisi, Menderes’in partisi, Demirel’in partisi. Özal’ın partisi, bu başka bir şey. Buraya oturan insan partisiyle ilgili nasıl mütevazi konuşabilir, iddialıyım ben. Hissediyorum, bütün benliğimde hissediyorum, damarlarımın derinliklerinde hissediyorum, genlerimde hissediyorum. Geleceğiz, önce buna biz inanacağız, sonra inandıracağız. Halkımız bunu anladığı anda bakın görün o zaman neler oluyor. Ne gibi beklenmedik şeyler oluyor. İkinci denge bu.
Büyüyen ekonomiyi dışa açılma kararına getiren de 1980’de kurduğu hükümetle müsteşarı Özal ile birlikte Sayın Demirel’dir. Demirel Başbakan, Özal Müsteşar birlikte bugüne kadar yapılan çalışmalarla Türkiye ekonomisi artık dışa açılabilir bir hale gelmiştir. Kararı verildi ve dışa açıldı. Ne yazık ki, dışa açılma ve dışa saçılma ve dışın bize girmesi anlamına geldi, çürütüldü son dönemlerde ve ne yazık ki, bu denge de bozuldu. Biz, tabandan kalkınmayı gerçekleştirerek üretim ekonomisini, verim ekonomisine giderek, üreterek dışa açılmayı gerçekleştireceğiz ve bu dengeyi kuracağız.
“Nur hanımın mektubu..”
Üçüncü büyük denge: milli bağımsızlıktan ödün vermeden, bayraktan ödün vermeden, millet bütünlüğünden ödün vermeden, toprak bütünlüğünden ödün vermeden milli ve manevi insani değerlere bağlılıktan ödün vermeden dünya ile bütünleşme. Eğer siz milli bağımsızlığı hiçe çıkararak, yok sayarak dünyada kendinize eş başkanlıklar vesaireler ararsanız bakın onun sonu ne olur. Onun sonu şu olur? Başkalarının siyasetlerinin taşeronluğunu yapmayı üzerinize alırsanız öyle bir hal ile karşılaşırsınız ki, bunun ayıbı sizin değil torunlarınızın torunlarını bile azaptan kurtaramaz. Neyi kastediyorum? Şunu kastediyorum, uzaklardan gelen birilerinin, buğün başka bir zaman ama uzaklardan gelen eşkıyanın, paralı askerin, senin komşun bakınız Irak nedir? Bizim komşumuz, halbuki, bizim inancımızda öyle bir şey vardır ki, neredeyse komşu komşuya mirasçı olacaktır. Bu ifade edilmiştir. Komşuluk bu kadar önemli. Onlar bizim Müslüman kardeşimiz, orada bizim halkımızdan insanlar var. Türkmenler var, Kürtler var, Araplar var. Müslüman olmayan insanlar da var. Uzaklardan gelen uçaklar kalkış yaparak Irak’ı bombaladı, eşkıya oraya girdi ve sortilerin yapıldığı yer de incirlikti. O dönemin bakanı açıkladı, 4800 sorti buna izin verildi. Yüzbinlerce insan öldürüldü, Müslüman öldürüldü, kardeşimiz öldürüldü, komşumuz öldürüldü dahası binlerce yıldan beri varolan tarihi şehirler tahrip edildi, talan edildi, zenginlikler talan edildi, çalındı. Dahası kadınlar Ebu Gureyb Hapishanesine dolduruldu ve askerlerin o hapishaneden kuyruğa girerek geçmesi sağlandı. Tüm bunlar insanlığın gözü önünde oldu. Peki nedir bunlara yardım etmenin yeri, insanlıkta yeri nedir, İslamlıktan bahsetmiyorum insanlıktaki yeri nedir? Nur Hanım diye bir Hanım Türkiye’ye bir mektup gönderdi, o hepimizin eline geçti. Feryat ettim o mektubu okudum, yalvardım dedim ki, size yalvarıyorum, milletim adına yalvarırım. Kendi adıma Allah’a şükür yalvarmadım ama milletim adına, insanlık adına yalvarırım dedim ki, size yalvarıyorum bunlara izin vermeyin. Aman ha sakın ha yapmayın bunu dedim. Aynen şöyle yazıyordu, “Bedenlerimize hayvanlar gibi saldırıyorlar. Her birimiz karnımızda onlardan bir şeyler saklıyoruz. Ne olur biz Osmanlıların torunları, siz Türkler gelin bizleri kurtarın ve öldürün.” Nur hanımın mektubuna kim cevap verecekti o dönemin yöneticileri. Ben de dedim ki, Nur hanımın mektubunu okuduktan sonra nasıl Allah’ın huzuruna durup da namaz kılabiliyorsunuz?
“Bu hareket Türkiye’nin temelidir”
Ak Parti milletvekillerinden birisi bana dedi ki, ‘Hançeri sokuyorsun kalbine, sonra da içeride dolaştırıyorsun.’ Öyle bir şey yapmam ama ben bunu söylemeliydim, söylemek mevkiinde olan bir insanım. Ben eminim ki, bu yola destek verenler bunun acısını vicdanlarında taşıyordur. Eğer siyasetinizi dışa bağımlı hale getirmişseniz, siyasetinizi başkalarından aldığınız destekle hükümet etmek şeklinde düzenlemişseniz, milli bağımsızlıkla, milli siyasetle, milli dış politikayı safdışı etmişseniz, kaçınılmaz bir durumdur, olmuştur ve yine olacaktır. Asla milli bağımsızlıktan ve milli siyasetten taviz vermeden dünya ile bütünleşme, evet tüm dünya ile dost olalım. Elbette, Mustafa Kemal Atatürk, büyük mücadelelerle savaşları kazandı, cumhuriyeti kurdu ve kurduğu Balkan Paktı’na Yunanistan’ı da aldı. Sadabad Paktı’na İran’ı aldı. Kartal gibi oturdu böyle Çankaya’da. Sağ kanadının altında Sadabad Paktı, İran, Irak, Afganistan; sol kanadının altında Balkan Paktı, Balkan ülkeleri. Tabii, Türkiye bu. Bu noktaya gelmiş olan Türkiye bunu yapar. Uzaklardan gelenlerin projelerinin uygulayıcısı olmaz. Bu dengeyi de yerli yerine oturtacağız çünkü bu hareket Türkiye’nin temelidir ve dengeleri yerli yerine oturtma hareketidir. Demokrat Parti’nin tarihi budur.
Atatürk’ün Hasan Rıza Soyak’ın hatıralarında anlattığı bir gerçek; biz Türkiye’de en ileri demokrasiyi istiyoruz ama görüyorum ki en yakın arkadaşlarımız bile bizi anlayamamışlar. En yakın arkadaşımız diye kimi kastettiğini biliyorsunuz. Bu hadiseden sonra da Celal Bayar’ı getirdiğini biliyorsunuz. Çünkü Atatürk Türkiye’de tam demokrasi istiyordu. Biz bunu istiyoruz. Bunun için yola çıktık. İflasla yola çıktık. Bismillah diye başladım. “Gayret bizden, Tevfik Allah’tan” diye bir söz var. Biz çalışacağız. Cenab-ı Hak ne atadıysa orada başımızı eğeceğiz.
“Bölücü olmayan herkesle ittifak yaparız”
DP Genel Başkanı Namık Kemal Zeybek Gazetecilerin sorularına da şu cevapları verdi:
SORU: Demokrat Parti’de eksen kayması olduğuna dair iddiaları neyle ilişkilendiriyorsunuz?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Eksenin yerli yerine oturması ile ilişkilendiriyorum.
SORU: Nasıl olursa olsun iktidar olacağız dediniz biraz önce. Sonra da koalisyona yeşil ışık yaktınız. Biraz açıklık getirir misiniz?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Bölücü olmayan herkesle. Diyelim ki bizim oylarımız sonucunda milletvekili sayımızda bir eksiklik meydana geldi, yani tek başına iktidara gelmek için bir eksiklik meydana geldi, onu başkalarıyla tamamlarız ama baştan ‘Şununla olur, bununla olmaz’ demeyiz. Zaten bir siyasetçi de böyle söz söylerse, ya siyasetçi değildir ya siyaseti bilmiyordur ya da onu dememiştir.
Cindoruk’a, iyi dinlenmeler diliyorum.
SORU: Devir teslim töreni olmadı. Sayın Cindoruk ile görüştünüz mü?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Sayın Cindoruk ile görüştüm ama bu kongre sürecinde hasta olduğunu söylediler. Herhalde hastalığını bulaştırmamak için görüşmeyi istemiyor. İyi niyetli olarak düşünüyorum. Bu sıralarda bulaşıcı hastalıklar var. Onun da öyle bir hastalığa yakalanmış olduğunu tahmin ediyorum. Tabii ki bu bakımdan dışarı çıkmak istemiyor. Kendisine iyi dinlenmeler diliyorum.
Kendisi son dönemlerde iki ırmağın, iki güzel hareketin, Doğru Yol ve Anavatan Partilerinin birleşmesi sürecinde çok kıymetli bir görev yapmış, başarılı bir şekilde bu ara dönemin genel başkanlığını yapmıştır ve siyasi hayatına bir taç kondurmuştur. Kendisine baht açıklığı, can sağlığı diliyorum.
Ben neysem oyum, rol yapmam.
SORU: Çok sık parti değiştirdiğiniz konusunda çeşitli eleştiriler vardı. Kongredeki rakipleriniz de bu konuda sizi eleştirdi. Sizin bu konuda söyleyeceğiniz neler var? Sayın Demirel ve Sayın Çiller’in sizin genel başkanlığınıza bakışı nedir?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Ben Demokrat Parti çizgisinden hiç ayrılmadım. Ben Anavatan Partisi’nde milletvekili oldum. Yani aktif siyasi hayatım Anavatan Partisi’nde milletvekilliğiyle başladı. Anavatan Partisi’nde Genel Başkan olmam için rahmetli Sayın Özal’ın çok ısrarları oldu. Ama o dönem ayrı bir dönemdir, ayrı konuşuruz. Sonra bir başka dostumuz oldu. Her gün yeni bir gündür, her gün güneş yeniden doğar ve başka bir dünya kurulur. Dolayısıyla o günün şartları başka, bugünün şartları başka.
O günün şartlarında siyasete ara vermeye karar verdim ve Sayın Demirel’in çok yakın, manevi evladı derecesinde yakın, Taylan Bilge adındaki bir arkadaşı bana haber göndererek kendi partisinden aday olmamı istedi. Böylece zaten hürmet ettiğim, müsteşarlığım zamanında benim başbakanlığımı yapan, Türk Yurdu’ndaki yazılarımdan yakından tanıdığım Sayın Demirel’in çağrısı üzerine DYP’ye gittim.
Burada önemli bir nokta var. Bir hadisenin dışına bakarsanız görünüşü başka olur ama içi başka olabilir. Ben Allah’a şükür, bulunduğum yerde bir mevki alamadığım için değil, mevki vaatlerine rağmen gittim. Bunu herkes bilsin yani. Anavatan Partisi’nden ayrılacağım zaman rahmetli Özal dahi çağırdı dedi ki, ‘Seni Başbakan yardımcısı yapalım, Genel Başkan yardımcısı yapalım.’ ‘Hayır’ dedim gittim. Hangi babayiğit böyle bir teklife rağmen gidiyorsa, ilk taşı o atsın.
Dolayısıyla sık parti değiştirmek diye bir şey yok. Demokrat Parti’de buluşan iki partinin milletvekilliğini, bakanlığını yaptım. Sözünü ettiğiniz parti MHP ve BBP. Onlar ayrı bir bahistir. Ben onların da Demokrat Parti’den ayrılmış yan ırmaklar, yan kollar olduğuna inanıyorum. Bugün artık Demokrat Parti altında yeniden bütünleşmekle Türkiye’nin bütün dengelerini yerli yerine oturtmak zamanıdır. O eleştirilere de hiç kızmıyorum hatta faydalı buluyorum, insanların zihinlerine bir şeyler getiriyor.
Kader çizgim bana 23 yaşında Kaymakamlık, 10 yıl Kaymakamlık verdi. 33 yaşında Müsteşar oldum. Özel sektörde 4 yıl yöneticilik yaptım. Ticari hayatı ve olaylara o açıdan bakmayı öğrendim, yaparak öğrendim, okuyarak öğrendim. Bakanlık yaptım, milletvekilliği yaptım, başdanışmanlık yaptım, büyükelçilik yaptım. 14 yıl yönettiğim bir üniversiteyi kurdum, 30 bin mezun verdi şu anda Türk dünyasında. Yazdığım kitaplardan sonra benim çizgimi anlamak isteyenler, 18 yaşımda yazdığım gazetelerde çıkmış olan yazılarımla sonraki dönemlerde yazdığım yazılarıma bir baksınlar. Ana hatlarında hiçbir değişiklik olmadığını görecekler. Ben neysem oyum.
Demirel, bir siyaset ve tarih filozofudur
Sayın Demirel ve Sayın Çiller ile ilgili durum şudur:
Sayın Demirel ile biz görüşürüz. Sayın Demirel eski bir siyasetçi, eski bir devlet adamı olmanın dışında bir siyaset ve tarih filozofu haline gelmiş bir insandır. Ben onun derin sohbetlerini, bilhassa Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde O’nun başdanışmanı olduğum dönemde, akşam saatlerinde saatlerce yaptığı konuşmalarda dinledim, çok şey öğrendim ve şaşırdım. Keşke bu konuşmaları bütün dünyaya yaysak diye de hayıflandım. Çok derin bir insandır. Ben onunla zaman zaman görüşürüz. Görüşmemde hiçbir kesilme olmamıştır ancak Sayın Demirel’in Demokrat Parti kongresine herhangi bir müdahalesi olmamıştır. Sayın Demirel şöyle demiştir; ‘Demokrat Parti çapında büyük bir partinin genel başkanlığına, benim ya da birkaç kişinin atamasıyla gelinmez. İnsanlar çıkar ortaya. Teşkilat kabul eder, genel başkan olurlarsa bizim için genel başkan odur.’
Ben de ondan aday olmadan önce ‘aday olayım’ diye izin istemedim. Çünkü onun anlayışına aykırı olurdu. Kimseden de istemedim. İl başkanlarımdan, ilçe başkanlarımdan telefonlar oldu. Salı günü, bu telefonların üzerine ben birçok il başkanımı aradım. Bugün onlar kendilerini biliyorlar. Aradım, sordum ve şunu gördüm ki; benim hazırlığım için fırsat günüm gelmiştir. Hazırlık ve fırsat sözlerini çok sevdim. Bir dostumuzun hanımı demiş ki, ‘Ben Namık Kemal Zeybek’i tanırım, televizyonda dinledim. Ondan başkasına oy verirsen hakkımı helal etmem.’ O bir sözü çok söylermiş; ‘Şans, hazırlık ile fırsatların birleştiği yerdir’ dermiş. Benim hazırlığım var, fırsat geldi, milletime hizmet fırsatı ve ortaya çıktım. 3 gün içinde de biliyorsunuz her şey olup bitti ve çok büyük çoğunlukla değerli teşkilatım beni seçti. Oy vermeyenler de, çok az oy vermeyenler de, elbette bizim kardeşlerimizdir. Birlikte yürüyüp gideceğiz.
Sayın Çiller beni aradı. Kongreden hemen sonra Sayın Demirel aradı, tebrik etti ve güzel sözler söyledi. O hep söyler zaten, hemen de arar. Tabii siyasette de bizim öğrenmemiz gereken ve çok dikkat etmemiz gereken konulardan birisi o, bu işleri hiç ihmal etmez. Ondan sonra Sayın Çiller aradı. “Hak yerini buldu ve iş ehline verildi” dedi. Güzel sözler bunlar.
Mesut Yılmaz değerli bir devlet adamıdır,
SORU: Mesut Yılmaz’ın demokrat Parti’den ayrıldığı, istifa ettiği duyuruldu. Bunun için ne diyeceksiniz?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Benim haberim yok. Bir inceleyelim durumu, ondan sonra söyleriz. Ama O değerli bir devlet adamıdır, çok tecrübelidir, birlikte aynı kabinede bulunduğumuz bir insandır. Elbette ki kararlarını düşünerek verir. Verdiği kararlara da biz saygı duyarız. Şu anda benim böyle bir bilgim yok. Sordum arkadaşlarıma, böyle bir şey yok dediler. Göreceğiz.
Görülmekte olan davalarla ilgili konuşmak suçtur.
SORU: Sizden önceki Genel Başkan Sayın Cindoruk, Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Mehmet Haberal gibi insanların içeride bulunmasına karşı açıkça tavır almıştı. Bu bir hukuksuzluktur diyor. Sizin bu konudaki görüşünüz nedir?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: İkinci sorunuzda bizim tavrımız şu; bizim değerli dostlarımız vardır, ülkeye hizmet eden insanlar vardır. Biz onların adil bir biçimde yargılanmaları için ve onların özgürlüklerine kavuşması için gerekiyorsa her türlü hukuki desteği veririz ama biz yasalara saygılıyız. Görülmekte olan davalarla ilgili lehte ve aleyhte konuşmak suçtur.
Ben, 10 yıl kaymakamlık yapmış, devlet hayatında çıkılabilecek en üst nokta olan müsteşarlığa çıkmış bir hukukçuyum. Hukuka saygılıyım. Görülmekte olan davalarla ilgili biz, açıklama yapmayız. Yine söylüyorum; dostlarımız vardır, onlara avukat buluruz, başka türlü yardım yapar, hukuki sürece gireriz ve onlara yardımcı oluruz. Ama hakimleri etkileyecek şekilde “Ben savcıyım, ben avukatım” diye çıkmayı hem yasalara aykırı hem de vicdani bulmayız.
Yargı, kendisi karar verir. Bizim o saydığınız kişilerle ilgili saygımız, sevgimiz olur, olmaz, tabii hepsiyle de olmak zorunda değil, bir kısmıyla şahsi husumetimiz bile olabilir. Ama bakınız, şahsi husumetim olan kişi de olsa ki olmuştur, ben onlarla ilgili de yargı süreçleriyle ilgili konuşmayı reddettim, konuşmam dedim. Savcılar söyleyecek, avukatlar savunacak, yargı karar verecek.
Milliyetçi, muhafazakar, ben ekleyeyim, maneviyatçı, milli değerlere, milli değerlerin ne olduğunu konuşmam sırasında zaten anladınız, nelerden heyecan duyduğumuzu ve rahatsızlık duyduğumuzu. Muhafazakarlık değerlerine bağlıyız. Yani Avrupa Birliği’ne gireceğiz diye erkeğin erkekle, kadının kadınla evlendiği bir hukuk sistemini biz reddediyoruz. Bunun getirisi ne olursa olsun. Diyorlar ki kabul etmezseniz almayız, alınmazsınız diyorlar da. O yüzden çoğalamaz toplumlar. İhtiyarlardan oluşan bir toplum ortaya çıkar. Allah’a şükür biz genç bir ülkeyiz, genç bir nüfusumuz var. Büyük gücümüz de bu. Böyle bir şeyi reddediyoruz, manevi değerdir bu, milli değerdir. Biz aynı zamanda insani değerlere bağlıyız. Milli, manevi, muhafazakarlık değerleri ve insani değerler. bizim çizgimizin en önemli özelliğidir. İnsani değerlerin başında da demokrasi gelir. İnsanların kendi kendilerini yönettikleri bir sistem. Yani, milletvekili ve belediye başkanı adaylarını gerçekten halkın temsilcilerinin seçtiği, genel başkanların değil, halkın seçtiği ve özgürlüklerin, inanç özgürlüğünün, düşünce özgürlüğünün, girişim özgürlüğünün ve alabildiğine, olabildiğince yayıldığı ve insanların hiç olmazsa iç huzuruyla yaşadığı bir toplum. 24 saat demokrasi diyorum ben. Yani uykuda da demokrasi, insanın yaşadığı toplumdan emin olması. 365 gün demokrasi diyorum, katılımcı demokrasi, sadece 4 yılda bir demokrasi değil.
Bütün bunları birlikte tarif ederseniz biz oyuz. Yani bu partinin başından itibaren Bayar, Menderes, Demirel, Özal isimleriyle kendi rengini ortaya koyan çizgide milli, manevi, insani değerlere bağlılık ve alabildiğine demokrat olmak vardır. Biz oyuz. Neysek oyuz, rol yapamayız. Olduğumuzdan başka türlü davranamayız. Ben, Adalet Partisi gençlik kollarında siyasete başladım. Kader başka şeyler de getirdi.Üstadım da Fethi Tevetoğlu’ydu. Şimdilerde çok meşhur bir sanatçımız var ya dünya çapında, O’nun amcası. Biz onun Türk Ocağı’ndaki konferanslarını dinleyerek yetiştik. Gümbür gümbür de konuşurdu. Dolayısıyla rol yapamayız, neysek oyuz.
Kadın kotası uygulamayacağız
SORU: Seçim barajı için düşünceleriniz nelerdir? Parti yönetiminde bir kadın kotası uygulayacak mısınız?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Kota uygulamayacağız. Partimizin Başkanlık Divanı’nda bulunmak yeteneğini ortaya koymuş, yetişmiş, toplumda güzel yankılar uyandıracak iki arkadaşımızı ben GİK’e teklif edeceğim. Bizde 22 yaşında bir GİK üyesi var, üniversite son sınıf öğrencisi. Dededen Demokrat Partili. Dedesi Adalet Partisi Senatörü Galip Çetin. Onu da açıklıyorum, görünce şaşıracaksınız. 22 yaşındaki bir genç. 22 sene sonra partimizin genel başkanı olacak insanlara da bizim fırsat vermemiz lazım. Galip Çetin örneğinde şunu görecek insanlar; Demokrat Parti gençlere ne kadar önem veriyor. Üniversite genci GİK’te. Eğer bizim GİK’imiz uygun görürse, onu Başkanlık Divanı’nda da görebilirsiniz. Bu tür açıklamalara ihsas-ı rey ya da ihsar-ı rey diyorlar. Ama ben açık ve şeffaf bir adamım, göreceksiniz, ben teklif edeceğim. GİK de kabul ederse Başkanlık Divanı’mızda Gençlik İşlerinden sorumlu 22 yaşında bir üniversiteli genç göreceksiniz.
Bu topluma bilgi çağı kavramını getiren Kültür Bakanı’yım. Bilgi çağı konuşulmuyordu, yoktu böyle bir şey. Dünyada internet yoktu, 6 tane bilgi bankası vardı, 4’ünü bir araya getirerek Milli Kütüphane’de internet kurduk. Bir resmimiz var bizim, Sayın Özal ile birlikte, o da heyecanla böyle bakıyor. Baktığız zaman neticede göreceğiniz bir ekran ama interneti başlattık. Ama ben şimdi internette dolaşabilmek için 18 yaşındaki torunumdan bir şeyler sorup öğreniyorum. Yani bizi aştı gençlik. Bambaşka bir gençlik var. Çağı yakalamış bir gençlik var. Ben o gençliğe güveniyorum. Güvendiğim için de önce GİK’e teklif ettim arkadaşı, sonra da inşallah Divan’a almak istiyorum. Kararı GİK verecek.”