Genel Başkan Namık Kemal Zeybek, TRT Haber’de yayınlanan “Seçim Özel” programında Ahmet Böken’in sorularını cevaplandırdı: ( 30.04.2011 )
“Ben Cumhuriyetçiyim.”
“Cumhuriyetimize inanıyorum. Cumhuriyetin kutsallığına inanıyorum. Ama aynı zamanda Cumhuriyetimizin alabildiğince ve alabildiğine demokrat olmasını istiyorum. Düşünce özgürlüğünün, inanç özgürlüğünün, inanç özgürlüğünün önündeki bütün engelleri kaldırmak suretiyle Türkiye’de yaşanmasını istiyorum. Ben katılımcı demokrasi istiyorum. “
(DP Basın Merkezi- 30 Nisan 2011)- Genel Başkan Namık Kemal Zeybek, TRT Haber’de yayınlanan “Seçim Özel” programında yaptığı açıklamada, “Ben Cumhuriyetçiyim. Cumhuriyetimize inanıyorum. Cumhuriyetin kutsallığına inanıyorum. Ama aynı zamanda Cumhuriyetimizin alabildiğince ve alabildiğine demokrat olmasını istiyorum. Düşünce özgürlüğünün, inanç özgürlüğünün, inanç özgürlüğünün önündeki bütün engelleri kaldırmak suretiyle Türkiye’de yaşanmasını istiyorum. Ben katılımcı demokrasi istiyorum” dedi
Zeybek, Ahmet Böken’in sorularını şöyle cevaplandırdı:
AHMET BÖKEN: Son zamanların gözde bilgi kaynaklarından Vikipedia’ya Namık Kemal Zeybek’in karşılığı kimdir diye sorduk. Epey bir şey anlatıldıktan sonra son cümleyi şöyle tamamlamış. “Milliyetçi çizgidedir.” Milliyetçi çizgide misiniz?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Efendim bir insanı bir kelimeyle tamamlamak doğru değildir. Önce onu söyleyeyim. İnsanlar amip gibi tek hücreli değildirler. Ben vaktiyle benim kimliğim diye bir yazı yazmıştım. Benim kimliğim derken yani kimlik nedir? Beni tanımlayan söz, kavram. Benim kimliğim; ben önce Namık Kemal Zeybek’im. Bir bireyim. Sonra bir ailenin bir parçasıyım. Sonra Bayburt’luyum. Sonra Türkiye’liyim. Türk dünyasının bir ferdiyim. İslam dünyasının ümmetindenim ve insanlık ailesinin bir varlık birimiyim.
Bunun dışında ideolojik yönelişlerim, kavrayışlarım, tercihlerim var. Yani bir insanı bir tek kelimeyle tanımlamayı doğru bulmuyorum. Peki, kendimi siyasi anlamda ve fikri anlamda tanımlamam gerekirse şöyle ifade ediyorum; Ben milli değerlere bağlıyım. Milli değerleri önemsiyorum ve ülkemizde milli değerlerin korunması, geliştirilmesi ve milli değerlerin çağa ifade edilmesi ve dünyaya açılmasından yana bir dünya görüşüm var.
Ben manevi değerlere bağlıyım ve manevi değerlere saygılıyım. Başkalarının manevi değerlerine de saygılıyım ve Türkiye’de, manevi değerlere, insanların birbirlerinin manevi değerlerine bağlı bir toplum yapısı oluşsun istiyorum. Ama ben aynı zamanda insani değerlere de açılımcıyım. Dolayısıyla insanlığın neresinde, hangi kutsal, yüce ve değerli bir kavram üretilmişse onunda alınmasından yanayım.
“Ben Cumhuriyetçiyim..”
Ben Cumhuriyetçiyim, Cumhuriyetimize inanıyorum. Cumhuriyetin kutsallığına inanıyorum. Ama aynı zamanda Cumhuriyetimizin alabildiğince ve alabildiğine demokrat olmasını istiyorum. Demokrat olmasını istiyorum derken sadece dört yılda bir seçim demokrasisi değil. Aynı zamanda 24 saat demokrasi, 365 gün demokrasi istiyorum. Ne demek? Yani insan hak ve özgürlüklerinin tam anlamda bu ülkede yerleşmesini istiyorum.
Düşünce özgürlüğünün, inanç özgürlüğünün, inanç özgürlüğünün önündeki bütün engeller kaldırılmak suretiyle Türkiye’de yaşanmasını istiyorum. Girişim özgürlüğü istiyorum. Temel özgürlükler. Ne demek girişim özgürlüğü? Yani insanlar üretebilmeli, üretim birimleri kurabilmeli ama aynı zaman da üretmek isteyen insanlara da toplumun, kamunun imkânları tahsis edilmeli ki gerçek anlamıyla girişim özgürlüğü olsun.
Ben katılımcı demokrasi istiyorum. Yani Türkiye’yi yönetenler, kitle örgütleri, kamu kuruluşları ile birlikte parti yönetenler teşkilatlarıyla birlikte partilerini ve yönetim kademesine ülke yönetim kademesine geldikleri zaman da halkla birlikte halkın temsilcileriyle birlikte ülkeyi yönetmeli. Bütün bu tanımdan sonra özeti şu. Ben milli, manevi ve insani değerlere bağlı, Türkiye Cumhuriyetine sadık ve tam anlamıyla demokrasi isteyen, bütün bunlar içinde orta direğin mutlaka canlandırılmasını ve yaşatılmasının kendisine amaç edinen bir kişiyim.
“Orta direk yok ediliyor..”
AHMET BÖKEN: Her halükarda bunun özetini çok kolay yapamayacağız Sayın Genel Başkan. Yani hem sosyal, hem demokrat, hem milliyetçi hem maneviyatçı, hem liberal. Ekonomiye açık genel tanımlama ama Vikipedia’nın bunu bir kez daha gözden geçirmesi lazım. Şu anda Türkiye’nin en büyük problemi ne sizce Sayın Zeybek?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Efendim, Türkiye’nin en büyük problemi, uygulanan neoliberalist dayatmacı siyaset yüzünden, dışarıdan dayatılan siyaset yüzünden, Türkiye’de orta direk yok ediliyor. Orta direk lafını bizim eski Genel Başkanımız, benim Başbakanım. Cumhurbaşkanımız Özal çok kullanırdı. Buna orta sınıf da denilir. Orta sınıf dediğimiz üretici halk kitleleridir. Başta, en başta ve temelde tarımla uğraşan insanlar vardır. Tarımla uğraşanlar, çiftçiler. Onlar eğer yaşamazlarsa, onlar üretimini sürdürmezlerse, en temel ihtiyacımız olan hayatımızı devam ettirmemiz için gerekli olan yiyecek ihtiyacımızdan yoksun kalırız.
Yani bir insanın da, bir toplumun da en temel fizyolojik ihtiyacı, yiyecek ihtiyacıdır. Türkiye vaktiyle Demokrat Parti iktidarlarında bırakınız kendi kendine yetmeyi, dışarıya gıda ürünleri satan bir ülkeydi. Mesela hayvancılıkta kaçakçılık için kullanılan bir ülkeydi. Yani gıda daha bol ve ucuz yiyecek olduğu için, daha açığı sığırlarımız, koyunlarımız çok bol olduğu için İran’a, başka yerlere kaçırılırdı.
AHMET BÖKEN: O zaman insanlarımızda biraz azdı.
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Evet ama şöyle söyleyelim. Bu sekiz, dokuz yıl içinde yarı yarıya düşmüştür. Yani mevcut sığırlarımızın ve koyunlarımızın sayısı yarı yarıya düşmüştür. Mevcut düşmüştür ve biz dışarıdan kurban kesmek için bile Atlantik’in ötelerinden Angus dediler biz de öğrendik. Sığırlar getirmek zorunda kalan bir ülke olduk. Böyle bir sıkıntı doğdu. Neden? Çünkü hayvancılığımız yok oluyor. Hızla eriyor. Neden? Çünkü hayvancılık kârlı olmaktan çıktı.
Bakınız hayvancılığın ortadan kalkması, tarımın ortadan kalkması yani çiftçinin ürettiği ürünlerden kar edemez hale gelmesi, desteklemelerin yeteri ölçüde olmaması yüzünden çiftçiliğimizin ortadan kalkması en temel direğimizin ortadan kalkması demektir. Atatürk’ün söylediği “Çiftçi milletin efendisidir, köylü milletin efendisidir” sözünü doğru anlamak lazım. Yani eğer bu orta sınıfın temeli olan orta direğin temeli olan çiftçilerimiz, çiftçiliğimiz ortadan kalkarsa bunların ortadan kalkması esnafı da etkiler.
Neden? Çünkü bunlar gelir elde edecekler ki gitsinler esnaftan alışveriş etsinler. Ayrıca esnafımız da hızlıca yok oluyor. Yani esnaflar dükkân kapatıyor. İşsiz insan haline geliyor. Peki diyeceksiniz ki dışarıdan dayatılan neoliberalizmle ne ilgisi var?
Orta sınıf yok oluyor, Çiftçiliğimiz yok oluyor, Esnafımız yok oluyor, Kobilerimiz eriyor, Milli sanayimiz eriyor. Peki ne oluyor? Olan şu. Türkiye’de dört, dolar milyarderi varken bu iktidardan önce. Şuan otuz sekiz dolar milyarderi var.
Türkiye’deki holdinglerin karlarının yüzde on beşi üretimden. Yüzde seksen beşi de faiz gelirlerinden geliyor. Yeni liberalizmin arkasındaki global kapitalin dayatmalarına baktığınız zaman, bu konuda yazılmış kitapları okuduğunuz zaman, “Ben bir ekonomik tetikçiydim” adlı kitabı okuduğunuz zaman, ya da Anthony Juaz’ın yazdığı “Bush’un Ajandası” isimli kitabı okuduğunuz zaman, Dünya Bankası’nın baş ekonomisti, Clinton’un baş danışmanı Joseph Stiglits’in kitaplarını okuduğunuz zaman bunu görüyorsunuz.
Gördüğünüz gerçek şu. Dünyada bir global sermaye var. Global sermaye, endüstri sermayesi, silah sermayesi, petrol sermayesi ve finans kapital denilen mali sermaye. Bu sermaye bir güç halinde dünyayı yeniden şekillendirmek isterken Türkiye üzerinde de operasyonlar yapılıyor. Mesela Türkiye’de pancar alanları niye daraltılıyor? KARGİL’e alan açmak için daraltılıyor ve KARGİL’in problemlerini çözme konusunu doğrudan doğruya Amerikan Cumhurbaşkanı Bush iş ediniyor ve Türkiye’ye gelmeden önce selamı gönderiyor ve diyor ki KARGİL’in meselelerini çözün, geldiğim zaman çözüldüğünü göreceğim.
Şimdi dolayısıyla bu neoliberalist siyaset bir dayatmadır. Bu siyasetin amacı ülkeleri kendi çıkarları doğrultusunda tanzim etmek, düzenlemektir. Neden? Mallarına uygun pazarlar bulmak ve ülkelerdeki kaynakları kendi lehlerine ucuz kullanabilmek için. Türkiye’de ne yazık ki bir dönemdir bir operasyon alanıdır. Bu yüzden orta sınıf yok ediliyor.
Orta sınıfın yok edilmesi birçok bakımdan önemlidir. Şu bakımdan önemlidir. Bir, orta sınıfın olmadığı ve güçlü olmadığı bir ülkede demokrasi olmaz. Milli, manevi ve insani değerler, gerçek anlamıyla teminatından, güvencesinden yoksun ve gerçek anlamıyla o ülkelerde bir manevi hayat, bir milli hayat ve insani değerler yaşanmakta güçlük çekilir.
Onun için bence Türkiye’nin birinci meselesi ve çözülmesi gereken meselesi bizim, sizin biraz önce gösterdiğiniz demokrat iktidarlar döneminde yapıldığı gibi yeniden milli ekonomi siyasete dönmek ve kaynakları tabana aktarmaktır.
Yani tarıma destek vereceksiniz, Esnafa destek vereceksiniz, Milli sanayiye destek vereceksiniz. Biz verdik. Türkiye’de milli sanayi meydana geldi. Bakınız nasıl verdik? Ben şimdi bizi dinleyen çok büyük zenginlere, holding sahiplerine hitap ediyorum.
AHMET BÖKEN: Efendim biz derken kimi kastediyorsunuz? Yani Özal dönemini mi? Demokrat Parti dönemini mi? Doğru Yol Partisi dönemini mi?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Ben Demokrat Partiliyim. Gençliğimde Adalet Partisi gençlik kollarında bulundum. Milliyetçi Hareket Partisinde bulundum. Onları çıkarıyorum. Benim ana çizgimi söylüyorum. Benim şu anda Demokrat Partinin Genel Başkanı ve mensubu olarak bütün Demokrat Partisi çizgisine sahip çıkarak söylüyorum.
Benim bu hakkım var. Neden? Çünkü Demokrat Parti, Anavatan Partisi ve Doğru Yol Partisinin birleşmesinden meydana geldi. Ben Anavatan Partisinde Milletvekili ve Bakan’dım. Parti yöneticilerindendim. Doğru Yol Partisinden de milletvekili ve bakandım. Dolayısıyla bu hakkım var.
AHMET BÖKEN: Yani buna hem Özal’ın çizgisi hem Demirel’in çizgisi dâhil mi?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Aynı çizgidir ikisi de. Evet, dâhil ve şunu söylüyorum. Bakınız. Bizim dönemlerde. Bizim iktidarda olduğumuz dönemlerde tarıma destek verilmiştir. Bizim iktidarda olduğumuz dönemlerde esnafa destek verilmiştir. Küçük ve orta boy işletmelere destek verilmiştir. Milli sanayiye destek verilmiştir. Şimdi hitap ediyorum. Biz diyorum. İktidardayken ne yaptık? Bugün, büyük, çok çok büyük dolar milyarderi olmuş zenginlerin üçüncü neslin ikinci neslin yaşıyorsa birinci nesilden hatta ikinci nesil de bu işin içinde sorup öğrenmelerini isterim. Neyi?
Diyorum ki eğer kaynak destekleme fonundan bütçeden yaptığımız destekler olmasa idi. Eğer sanayi destekleme fonundan yaptığımız desteklemeler olmasa idi, eğer sabit kurlu döviz kredileri vererek Türkiye’de özel sektöre dayalı milli sanayinin gelişmesini teşvik etmeseydik Türkiye de milli sanayi olmaz idi. Bunu söylüyoruz. Yani biz, bizim iktidar dönemlerinde yapmaya mecbur olduğumuz, mahkûm kaldığımız. Başka bir şeysini yapamayacağımız. Bir politikamız var. Bu bizim temel politikamız.
AHMET BÖKEN: Destekleme politikası. Ama o beraberinde enflasyonları, yollarca yüksek enflasyonlarda yaşamayı, bütçenin açık vermesini beraberinde getirmedi mi?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Enflasyon farklı bir kavram.
AHMET BÖKEN: Bütçeler çok fazla açık veriyordu.
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Bütçeler şimdi çok açık. Hiçbir zaman bütçe bu kadar açık vermedi. Türkiye hiçbir zaman bu kadar borçlanmadı. Nereye gidiyor bu borçlar? Her halde bu millet bu seçimde bunu soracak iktidardaki partiden. Dolayısıyla Türkiye’de zaman zaman enflasyon olmuştur. Hatta Türkiye’nin tarihinde Deflâsyonda vardır. Atatürk dönemlerinde. Bilinmeyen bir kavram. Enflasyonun da belirli ölçülerde olması da kalkınmakta olan ülkelerde kalkınmayı teşvik eden bir unsur olarak kullanılmıştır.
AHMET BÖKEN: O ölçüler ne kadardır mesela?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: O ölçüyü ben söylemem. Onu işin erbabı söylesin ama ben enflasyonu savunmuyorum. Savunduğum şudur. Kaynaklar kime verilecek? Dolar milyarderleri yaratmak için mi verilecek? Yoksa halk ve orta direk geliştirilmek için mi verilecek? Bu bir tercihtir.
Ama neoliberalist politika uyguluyorsanız sizin tarımınıza destek vermeniz engellenir hatta tarım alanlarınız daraltılır, sizin hayvancılığa destek vermeniz engellenir. Esnafa destek vermeniz engellenir. Onun yerine çoğu dışarıdan gelen ve Türkiye’nin artı değerlerini, Türkiye’nin ticaretinden oluşacak karı dışarıya transfer eden bir takım alışveriş merkezleri Türkiye’yi istila eder.
Vatandaşlarımızda bu alışveriş merkezlerini severler. Fiyatlarına bile bakmazlar. Ellerine alırlar bir araba çocuklarını da korlar ama ne olur? Toplum dokusu bozulur. Esnaf ortadan kalkar. Batıda bunların şehir dışlarında olması üstelik batıda kendi şirketleri. Bizde öyle değil ki. Dışarıdan geliyor. Ne geliyor? Nereye geliyor? Geliyor alışveriş merkezleri, şehrin göbeğine oturuyor. Esnaf yok oluyor. Esnaf çok önemliydi. Bakkal çok önemliydi. Manav çok önemliydi. Çünkü onlar bizim toplum dokumuzun sağlamlaştırıcı unsurlarıydı.
Onların sosyal fonksiyonları vardı. Ne oldu onlar? Onların yerini kim alıyor. Bakınız çok açık manzarayı görmek için söylüyorum. Noeliberalist siyaset dediğimiz dışarıdan büyük şirketlerin çıkarları için Türkiye’deki orta direği yok etme siyasetidir. Bu siyaset dünyada uygulanıyor. Teslim olan ülkelerde uygulanıyor ve bunun adına da dünyanın düzenine uluslar arası topluma uyum sağlama siyaseti deniliyor. Globalizme teslimiyet deniliyor. Hâlbuki bize gerekli olan bilgi çağına herkesten önce girmekti. Ben bu ülkeye bilgi çağını getiren siyasetçiyim kavram olarak.
AHMET BÖKEN: Sayın Genel Başkanım dünyada gerçekten işlenen bir sistem var. Daha çok küçük yapıların yerini büyük yapılar yer alıyor. Küçük sermaye birleşerek ya büyük sermayeyi oluşturuyor ya da büyük sermayeler küçük sermayeleri gerçekten bir şekilde kendi içerisine katmanın ollarını arıyor. Dünya da böyle bir düzen söz konusu. Şimdi bu fotoğrafın karşısında sizin duruşunuz nasıl olacak? Dünyadaki kurulu bu yapıyı ret etmeyi mi planlıyorsunuz? Yoksa bunu bir tür Türkiye adaptasyonuna çevirebilecek misiniz?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Şimdi bakınız, bilgi çağı diye bir kavram vardı ve Türkiye’nin yöneticileri ve yönlendiricileri bu kavramdan habersizdi. Ben 1989’da Kültür Bakanı olduğum zaman ilk yaptığım işlerden birisi 1990 yılını Bilgi Çağı ve Bilgi Yılı olarak ilan ettim ve herkese mecliste başlayarak daha milletvekili olduğum dönemde, kitapları ortaya çıkararak bakınız böyle bir çağ geliyor. Biz bu çağ’a bir an önce girmeliyiz dedim. Ama Türkiye bu çağ’a zaten Demirel ve Özal’ın 24 Ocak kararlarıyla girmiştir. Dışa açık büyüme modeliyle.
Şimdi orada bilgi çağını inceleyenlerin, bilgi çağ’ı ne getirecek diye yazanların. Mesela John Naisbitt’in karısı Heidi’nin yazdığı kitaplarda, Peter Drucker’ın yazdığı kitaplarda vesaire söylenen bir gerçek vardı. O da şuydu. Bilgi Çağı’nın getirdiği gelişmelerden birisi yeniden maneviyata dönüş, milli kültürlerin değer kazanması, kadınların önlenemeyen yükselişi vesaire den sonra şu söyleniyordu. Bu dönemde artık verimli, akılcı ve karlı olan üretim birimleri kobiler’dir deniliyordu ve müjde gibi söyleniyordu.
Ama ters döndü. Nasıl ters döndü? Önce mesela “uyumlu şirket” adlı kitapta Evlin Toffler, Üçüncü dalga, Şok, vs. gibi kitapların yazarı. Bir büyük şirket bu çağ’a uygun olarak birleşmek değil. Tam tersine kendisini bölümlere ayırmak suretiyle çağı yakalayacak hale getirecek bir uygulama yaptı. Ama ne oldu? Şu oldu. Dünyanın dev şirketleri birleştiler ve bu gidişi önlemek için dünya üzerinde tanzimlere girdiler. Bakınız buna karşı, adına globalizm denilen. Ben buna kara globalizm dedim. Bir ak globalizm var bir kara globalizm var. Ak globalizm dediğim bilgi çağının dünyada yaygınlaşması. Kara globalizm ise dünyanın dev şirketlerinin dünyayı sömürmek için dünyayı tanzim etmeleridir.
Şimdi mesele bu. Yani mesele Türkiye'deki bütün küçük üretim birimleri, bizim esnafımız, bizim köylümüz, bizim kobilerimiz, bizim milli sanayimiz. Yok olsun, biz onların yerine büyük şirketlerin ürettiklerini satın alalım. Bu bir tercihtir ama bu tercih ne pahasına yapılır? Böyle ülkelerde demokrasi yaşamaz. Yaşatılamaz. Böyle ülkeler dönüştürülür ve diktatörlüğe doğru gider. Şimdi tabi sizin sorularınız beni kışkırtıyor. Kışkırtınca da belli gerçekleri söylemek zorunda kalıyorum.
AHMET BÖKEN: Şimdi Sayın Genel Başkanım buradan sizin Türkiye'ye bilgi çağını getirmeniz gerçekten çok önemli. Özal dönemi Türkiye için gerçekten çok önemli bir dönemdi. Sizlerin de olduğu dönem. Buradan geçeceğimiz nokta bu yeni dönemde yani o bilgi çağından buraya geldik. 2011'deyiz, dünyada bilgi artık neredeyse dört ayda bir yeniden katlanıyor. Her bir dakika da bu sosyal paylaşım sitelerine milyonlarca kişi üye oluyor ve bütün bu gerçeklik içerisinde dünyadaki bu ekonomik global yapının bir parçası olarak Türkiye'yi nasıl konumlandırıyorsunuz?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Global ekonomik yapı dediğimiz yani bu globalizm ideolojisi doğrultusunda beyinleri şartlandırılmış ki hep yapılır o yani ülkeleri teslim almak için önce ideolojik bir saldırı olur ve globalizm ideolojisi bir saldırıdır. Globalizm ideolojisi doğrultusunda beyinleri şartlandırılmış olan aydınlar yani bu işin adeta tabiat kanunu olduğunu zanneden aydınlar, bunlar globalizmi tek yol haline getirirler.
Çok ilginçtir. Türkiye'de globalizmin şampiyonları yani global kapitalizmin bütün değerleriyle Türkiye'de gerçekleşmesini isteyenler, üç, dört sene, beş, altı sene en çok on sene öncesine kadar da Marksist, Leninist ideolojinin en keskin savunucuları tek yol devrim diyenlerdi. Büyük çoğunluğu. Çok ilginçtir bu. Ama global kapitalin, yani global kapitalizmin neoliberalizm denilen ama aslında vahşi kapitalizmin tazeleyip topluma sunulmasından başka bir şey olmayan sosyal kapitalizmi bir kenara iten neoliberal politikalardan bahsediyorum.
Bu politikaların Türkiye'de en şiddetli savunucuları vaktiyle her şey devletleşsin diyen Marksist, Leninist, Kollektivist sistemi savunan adamlar. Ne oldu bu insanlar top yekun değiştiler.
AHMET BÖKEN: Belki gerçeği gördüler efendim. Direk oradan bir yere varılamıyormuş.
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Ama işte problem bu. Eğer gerçekten samimi olarak değiştilerse o zaman başka bir sosyal psikoloji kanunu hükmünü yürüttü demektir. O da şudur. Bir aşırı görüşe sahip olanlar o görüşten vazgeçtikleri zaman başka bir aşırı görüşe saplanırlar ve bir türlü orta yolu bulamazlar. Yani eskinin Marksist, Leninist, Maoist bir takım adamları tek yol devrim diyen bir takım insanlar şimdi tek yol globalizme teslimiyet diyorlar.
AHMET BÖKEN: Onları da geçelim sayın Genel Başkanım siz ne diyorsunuz?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Ben şunu söylüyorum. Türkiye bilgi çağına girmelidir. Yani Türkiye kaynaklarını bakınız şunu söylüyorum. Kaynaklar bellidir. Kamu kaynakları bellidir. Türkiye şu tercihi yapacak. Kamu kaynaklarını nereye yöneltelim? Ben şunu söylüyorum. Bir, orta direğe yöneltelim. Ben memura, işçiye, emekliye yüzde elli zam yapacağız derken bu zammın aynı zaman da esnafa, kobilere ve yukarı doğru tırmanarak milli sanayiye yapıldığını bilerek söylüyorum.
Ben tarıma desteklemeyi yeniden yapacağız derken hem girdilerde hem satın almalar yoluyla bunun yukarıya doğru bir kalkınma meydana getireceğini yine söylüyorum. Ama ben başka birşey daha söylüyorum. Diyorum ki, savunma sanayimiz yüzde yüz yerli olmayı hedeflemelidir.
Yüzde yüz yerli olmaz denilebilir. Peki, ama yüzde yüz yerli olmayı hedefleyelim de yüzde kaç yerli oluyorsa ona bakalım. Neyi mi kastediyorum. Yani savunma sanayimizle ilgili bir ihale söz konusu olduğu zaman bir İsrail firması yâda bir Amerikan firması teklif verdiği zaman onu mu tercih edeceğiz? Bir yerli firma. Türkiye firması teklif verdiği zaman onu mu tercih edeceğiz? Ben yerli olanı tercih etmeliyiz diyorum.
AHMET BÖKEN: Peki ihale kuralları içerisinde daha düşük fiyatı daha yüksek kaliteyi veren firmayı mı seçeceksiniz? Yerli olanı mı seçeceksiniz?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Efendim bakınız. Daha düşük fiyat verdiği halde İsrail firmaları, siyasi sepelerden ötürü tercih ediliyor bu ülkede. Ben bunu söylüyorum. Evet bunu söylüyorum. İsrail firmaları tercih ediliyor siyasi sebeplerden. Baskılara boyun eğilerek. Bunu söylüyorum ama başka bir şey söyleyeyim. Eğer yerli firma pahalı veriyorsa yabancı firma daha ucuz veriyorsa. Yerli firma çağırılır, denilir ki sen bu fiyatı ver sana vereyim.
Elbette. Yani milli sanayiyi desteklemek budur. Yani bakınız size bir örnek vereceğim. Çok ilginç bir örnek vereceğim. Yaşanmış bir olay. Ben kültür bakanı olduğum dönemde sinema sanayi ölmüştü Türkiye'de. Şimdi o dönemi yaşayanlar bunları hatırlarlar. Ben ilk yapacağım işin sinema sanayimizin ve sektörümüzün ve sanatımızı diriltmek olduğu kanaatine vardım. Çünkü sinema yoluyla hem içimizde kültür emperyalizmine karşı direniş sağlamak hem de kendi kültürümüzü dışarı yaymak imkânını elde ederiz dedim.
Mesela o zaman "Uçurtmayı Vurmasınlar" diye çok güzel, çok yumuşak bir filmi ben Oscar adayı olarak destekleyip ben gönderdim dışarıya. Çokta güzel bir filmdi. İlk defa böyle bir şey oldu. Bunun dışında Fransa'da kurulan Euromaj'a, Türkiye sinemasını örnek yaptım. Bir milyon frank verdim. Kat kat geri geldi. Bunun yanında çok ciddi bir kaynak ayırdım. Çok büyük bir kayna ayırdım. O zaman beni destekleyen maliye bakanımız Adnan Kahveci'ydi. Allah ona da rahmet eylesin. Gerçekten ne istediysem fazlasıyla verdi. Sinemaya büyük ölçülerde para ayırdım ve sinemaya taze bir kan geldi ve canlandı.
Bu arada bir sinema yasası hazırladım ve o yasa da yerli üretime, yerli filmlere sinemalarda ve televizyonlarda yüzde yirmi beş oranında bir kontenjan ayrılması hükmünü getirdim. Yüzde yirmi beş. Neden yüzde yirmi beş? SESAM'la görüştüm. Yani sinema sanayinin temel kuruluşu olan yarı kamu kuruluşu niteliğindeki SESAM'la görüştüm ve onlar yüzde yirmi beş yeter dediler. Daha fazlasını üretemeyiz şuan da dediler. Yüzde yirmi beş kontenjan ayırdım. Yani zorunluluk. Televizyonlar ve sinemalar yüzde yirmi beş Türk filmi gösterecekler dedim.
Benim yasa meclise çıktığı günler de hemen Amerikan büyükelçisi benden görüşme talebinde bulundu. Ben anladım niye görüşmek istediğini ve yasa çıksın da ondan sonra görüşeyim diye erteledim. Fakat o günlerde rahmetli Özal Amerika'ya gitti. Bunu bana anlatan Hasan Celal Güzel. Değerli dostum Hasan Celal Güzel. O da o günler de Özal'la birlikte Amerika'ya gitti ve Bush. Baba Bush. Oğul Bush değil. Baba Bush görüşmeler sırasında benim yasayı Özal'ın önüne koydu. Dedi ki bakınız sizin kültür bakanı, sizin dünyadaki şöhretinize aykırı iş yapıyor.
Siz Türkiye'ye liberalizmi getiren insansınız. Ama kültür bakanınız bizim filmlere karşı kota koyuyor dedi. Şimdi bakınız, Amerikan başkanı benim Türk filmlerine getirdiğim kontenjanı kendi filmlerine kota olarak kullanıyor. Yani diyor ki Amerikan filmlerinin önüne engel koymayın diyor.
AHMET BÖKEN: Bu yanlış bir keybıl'da olabilir. Son günler de çok gündem de ya buradaki büyükelçilerin Amerika'ya göndermiş olduğu mesajlar.
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Efendim kanun önünde. İngilizceye çevirmişler. Ama Özal'ın cevabı çok güzeldir ve bu cevap iyi anlaşılmalıdır. Dedi ki Sayın Başkan. Sizde bizim tekstil ürünlerine kota koyuyorsunuz ya o liberalizme aykırı değil mi dedi. Dünya böyle bir dünya.
AHMET BÖKEN: Efendim bu arada gelen bir mail var. Bunu ne kadar ölçü olarak kabul etmeliyiz? Sayın Zeybek'e sorabilir misiniz diyor İsmail Aktaş. Bir ihale söyleyebilir misiniz İsrail ile yerli firmanın ihaleye girdiği ama ihalenin İsrail'e verildiği bir ihale var mı ve bu ihaleleri Ben on bir yıldır bu ihaleleri yapan kurumda görevliyim diyor İsmail Aktaş.
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Ben bu ihaleyi söyleyeceğim bu arkadaşa. İhale konusunda bu arkadaşımız o kurumdaysa bilsin ki İsraillilere on üç defa yasa değişikliğiyle artık P maddesine gelen istisnalar getirildi. Artık ihale filan da Türkiye'de söz konusu bile değil. İhale istisna haline geldi. O kadar çok istisna oldu ki yine arkadaşımız K maddesi nasıl olmuşta iki defa yapmış ona bir baksın. İki defa K maddesi var. Yani nasıl bir telaş bu? Yani Türkiye'de artık yapılan işler, kamu işleri, ihalesiz yapılmak için ne mümkünse o yapılıyor. Birde ona baksın bu arkadaşımız.
AHMET BÖKEN: Sayın Genel Başkan. Ak Parti bir seçim beyannamesi oluşturdu ve 2023 ile ilgili projeksiyonlarını ortaya koydu. Sayın Başbakan bunu bir dört yıllık süreç olarak görmüyoruz. Bundan sonra önümüzde on iki yıl var. Üç tane dört yıl olarak görüyoruz dedi ve gerçekten de çok kapsamlı bir proje açıkladı. Siz mesela projeksiyonlarınızı nasıl yapıyorsunuz? Bir dört yıl sonrasını mı öngörüyorsunuz? Sekiz yıl sonrasını mı? On iki yıl sonrasını mı? Bir. İkincisi nasıl bir Türkiye hayal ediyorsunuz? Önümüzdeki on iki yılda.
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Tabi nasıl bir Türkiye hayal ediyorum söyleyeyim de, on beş yıl sonrası için yapılan projeksiyonlar propaganda değeri taşırlar. Yani bunlar propaganda için yapılan şeylerdir ve iyi bir propaganda yöntemidir. Yani 2023’e yapmak ne gerçekçidir, ne akılcıdır. Ne de demokratiktir. Böyle bir şey olur mu yani? Ben 2023'e kadar kalacağım demektir bu.
Nereden biliyorsun kalacağını? Bu seçimde gitmeyeceğinin bir garantisi var mı? Yani tamam da bunlar sadece propagandaya yönelik işlerdir. Yani tabii siz bana Ak Parti'yi sorduğunuz için ben söylüyorum. O projeksiyonu kendim anlatmak istiyorum. Sayın başbakan çok iyi bir propagandisttir. Ama propagandist olmak başka bir şeydir. Devlet adamı olmak başka bir şeydir. Bunları ayırmak lazım. Yani söylenip söylenip yapılmayan şeyler, bu toplum bu kadar mı hafızasından yoksun. Yani anayasa değişikliğinden önce mektuplar okundu. Ağlanıldı, sızlanıldı ve 12 Eylül’den hesap sorulacak denildi. Ne oldu? Olacağı da yok. Ben de olmayacağının garantisini söyleyeyim. Ama bunun garantisi verilerek, mektuplar okunarak yapıldı. Bunlar propaganda işleri. Bırakalım şimdi bunları. Biz ne istiyoruz? Bir, bakınız belki siyasi yönden propaganda değeri olmayan ama Türkiye'nin temel meselesi olan bir konuyu söyleyeceğim ben. Bu çözülmeden de hiç bir şey çözülmez.
"Amerika Meydan Okuyor" adlı bir kitap yazdı Jean Jack Servan Schreiber, 60'lı yıllarda. Bu kitapta şunu söylüyordu. Dedi ki bugün Amerika öyle ilerledi ki Amerika ile Fransa arasında ki fark böyle giderse Fransa ile Pigmeler arasına ki fark gibi olacak. Yani Fransa o kadar geriye gidecek. Bir an önce çağ'ı yakalamalıyız dedi. Ama söylediği başka bir şey vardı. O da şuydu. Amerika'nın gücü teknolojik güç değil. Yönetim gücüdür. Bakınız dünyada modern yönetim kavramları var. Modern yönetim teknikleri var. Ben buna başladım kültür bakanı olduğum dönemde Özal ile birlikte başladım. Ama ne yazık ki Özal'ın da benim de sürem bunu gerçekleştirmeye yetmedi.
Bir, Türkiye bürokrasisinin, devlet dokusunun modern yönetim tekniklerine göre eğitilmesi ve yeniden inşa edilmesi gerekir. Bu yapılmalı. İki, çağı yakalamak için çağın en uç üretim noktalarında Türkiye'deki üretimi sağlayacak desteklemelerin verilmesi gerekir. Özal, rahmetli. Başbakanlık döneminde kendisine bilgi çağı ile ilgili kitaplar götürdüm. Böyle bir kucak kitaplar götürdüm ve kendisine bilgi çağı kavramını anlattım bana şunu söyledi.
Dedi ki, bu söylediklerinizi ben filozofik olarak bilmiyorum. Ama onun tabiriyle enpirik olarak biliyorum dedi. Amerika'da yaşadığım yıllarda çocukların doğar doğmaz bilgisayarla haşır neşir olduklarını görünce bende Başbakan yardımcısı olduğum zaman elektronik ürünlerini Türkiye'ye girmesini sağlayacak bir karar name hazırladım. Ama o zaman bu kararnameyi anlamayan o dönemin Başbakan'ı bunu engelledi.
Başbakan olur olmaz da bu kararnameyi hazırladım dedi ve o dönem de, bu dönemde ben şunu söylüyorum. Şu anda da söylüyorum ve yapacağımız şeyi söylüyorum. Biz bilgi çağı sektörlerine teşvik uygulayacağız. Sadece orta direk değil. Yani bilişim sektörüne. Artık şu kullandığınız bilgisayarlar. Bunların içindeki çip'ler, cep telefonları. Şu an yirmi, yirmi beş milyon dolarlarımız bizim çöplerde. Hep dışarıdan alıyoruz.
Yani bunlar Türkiye'de yapılmalı. Türkiye'de yapılamaz mı? İnsanoğlunun yaptığı şeyi başka insanoğlu da yapar. Hele Türkiye'nin yapamayacağı bir şey yoktur. Bizim insanımızın üretim gücünü ifade bakımından söylüyorum ben Kürtün’de nahiye müdürü olduğum zaman köyleri dolaştığımda bir ihtiyarcığın elinde bir demir parçasını eğelediğini gördüğüm zaman, ‘Ne yapıyorsun?’ diye sordum. ‘Terazi yapıyorum’ dedi. Hayır terazi değil, silah yapıyorlardı. Köylerimizde bizim halkımız silah yapıyordu. Ardeşen’de, başka yerlerde falan. Yani milli mücadelede, mütareke döneminde toplarımızın kamalarını söküp götürdüler. Türkler nasıl olsa bunları yapamaz diye. Ama Eskişehir'de dökümhanelerde biz o kamaları döktük ve savaşı kazanımımızda o topları da kullandık. Yani esas itibariyle yaparız. Ama teşvik edilmesi lazım. Teşvik çok önemlidir. Yani teşvikler olmasaydı ki onu da biz yaptık. Türkiye'de bu kadar turizm gelişmesi olmazdı.
Mesela bizim bir rahmetli bakanımız vardı. Barlas Küntay. Onun döneminde güney Antalya projesi başladı. Yirmi beş bin yataklı bir proje. Adı Güney Antalya projesiydi ve Antalya'da bir otel iki tatil köyü vardı. Yani biris Talya oteli. Birisi Robinson, Almanların birisi, Fransızların birisi Club Met. Bütün sahiller bomboştu. Ama ne oldu? O dönemde ortaya konan bir proje. Doğru Yol Partisi Bakanı bu projeyi Adalet Partisi bakanı koydu. Özal döneminde proje sürdürüldü ve orada yapılan desteklerle, teşviklerle önce yirmi beş bin yatak sonra da şimdi de milyonu geçen yatak.
Bir müddet sonra zaten sistem kendi kendisini besleyip büyütebiliyor. Ama başlangıç olarak teşvikler yapmak lazım. Peki başka ne yapacağız? Başka yapacağımız şeylerden birisi ürettiğimiz ürünleri dışa açmak için ve aynı zaman da dünya da itibarımızı düzeltmek için. Dünya'nın bizi daha yakından ve daha doğru tanımasını sağlamak için milli kültürümüzün değerli insanlarını dünyaya tanıtmak son derece önemlidir. Ruhumuzun hamur karı, ruhumuzun mimarı Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Hacı Bektaşı Veli, Nasreddin Hoca gibi diyeceksiniz ki döndün dolaştın yine Ahmet Yesevi'ye getirdin.
Evet çünkü dönüp dolaşıp geleceğimiz yer o başlangıç noktamızdır. Bizim ruhumuzun hamurkârı odur. Ben bunu yaptığım zaman. Bakınız 1991 yılını Yunus Emre Sevgi Yılı olarak ilan ettim. Ettirdim UNESCO'ya ve devletimizin imkânlarıyla Yunus Emre'yi bütün dünyaya tanıttım. Bu faaliyetler sırasında Danimarka'da bir sergi açtığımızda bir açılış konuşması yaptım. Açılış konuşmasında milli kültürümüzün zenginliğinden ve insani özünden bahsettim.
Danimarka Kültür Bakan'ı dedi ki, ben bir salonda Danimarka'nın aydınlarına, ileri gelenlerini, gazetecilerini, dostlarım, milletvekillerini toplayacağım onlara böyle bir konuşma yapabilir misiniz dedi. Yıl 1989. Yaparım dedim. Konuşmayı yaptım. Ahmet Yesevi'den başladım. Yunus Emre'den Hacı Bektaşi Veli'den devam ettim ve bizim kültürümüz budur dedim. Biz buyuz dedim. Bizim Müslümanlık anlayışımızda budur dedim.
Adam dedi ki, sizin bu söyledikleriniz çok ilginç ama biz bilmiyoruz. Biz dedi Müslümanlık diyince aklımıza Karases geliyor. Cemalettin Kaplan'dan bahsediyor. Dedim ki sizin Cemalettin Kaplan dediğiniz kişi Türkiye'de kendi halinde bir müftüydü. Siz azdırdınız onu. Adamcağızı halife filan yaptınız. Biz de ondan şikâyetçiyiz ve o asla bizi temsil etmez. Bizi temsil edecek olan. Bizim din anlayışımızı ve doğru Müslümanlık anlayışımızı temsil eden, Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Mevlana Celaleddin Rumi, Hacı Bektaşi Veli'dir.
Şimdi bakınız Türkiye bunu başlı başına ve temel bir politika olarak ele almalı ve bütün imkânlarını kullanarak hem kendi içine, bize de lazım bu. Kendimize. Hem bütün dünyaya bu değerlerimizi tanıtmalıyız. Ne önemi var diyeceksiniz değil mi? Bakınız Dö Gol'dan bir örnek vermek istiyorum. Dö Gol bir seçim kampanyasında Fransız kültürünü dünyaya tanıtmak için çok para harcıyorsun diye eleştirilere şöyle cevap verdi. Ben bunu yapıyorum dedi. Ama bunu yaptığım zaman Fransız kültürünü bilerek bizi seven insanlar. Uluslararası toplantılarda bizi destekliyorlar ve bizim ürünlerimizi satın alıyorlar.
Yani dünya ya açılmanın yolu, ben globalizmi bizim kültürümüzü, bizim ekonomimizi, bizi dünya'ya taşımak için, açmak için kullanmalıyız diye düşünüyorum. Kapanmak değil. Dünyaya açmak. Türkiye böyle bir ülkedir. Türkiye'yi doğru tanımlayalım. Doğru tanıyalım. Türkiye dünyanın en önemli ülkelerinden birisidir. Bakınız bizim insan unsurumuzun zenginliğine. Şu tanıma dikkat edin. Binlerce yıllık tarihin katmanlarından gelen zenginlik, insanlığın en büyük bahislerinden birisi olan üç kıtaya yayılan Osmanlı İmparatorluğunun çekilme sırasında Türkiye'ye taşıdığı çok zengin insan ve kültür unsurları.
Balkanlardan gelenler. Kafkaslardan gelenler. Ortadoğu'dan gelenler ve bu ülkenin binlerce yıllık medeniyet, uygarlık birikiminden gelenler. Bütün bunlar sonucunda bizim öyle müthiş kültür zenginliğimiz, birikimimiz ve insan gücümüz var ki Türkiye zapt edilmez bir şekilde eninde sonunda bölgeyi ve dünyayı tanzim eden ama kendi adına başkalarının taşeronu olarak değil. Kendi adına ve tarihinde ki gerçeklere uygun olarak ve insani değerlere bağlı kalarak onlardan asla sapmadan tanzim edece bir ülkedir. Türkiye vizyonu diyorsunuz. Benim Türkiye'ye bakışım. Türkiye'yi götürmek istediğim yer bu.
Ben tutukevindeyken, tutukevinin Komutanı bir Yarbay vardı. Beni zaman zaman çağırır fikri konularda sorular sorar ben de anlatırdım. Bir gün gece saatinde bir asker gönderdi, asker müsaitseniz komutan sizinle sohbet etmek istiyor. İndim odasına onun odasında 3-5 sivil vardı. Komutan telefonla konuşuyordu, birisi bana sordu “Namık Kemal Zeybek, pişman mısın?” yıl 1982. Dedim ki, ben pişman olacak bir şey yapmadım, benim bir yolum var, inançlarım var ve yolumda yürüyorum.
Bu yolumun üzerinde kaymakamlık vardı, müsteşarlık vardı. Ben 33 yaşımda müsteşar oldum Türkiye’nin en geç müsteşarı. Gün Sazak’ın müsteşarıydım bununla iftihar ederim. Bizim Cumhuriyetimizin gördüğü en büyük bakandır o. Kimsenin yapamadığını yapmıştır gümrüklerde kaçakçılığı ve rüşveti yok etmiştir. Ben de onun müsteşarıyım. Şimdi tutuklandım ama yarın yolumun üzerinde ne olduğunu ne ben biliyorum ne siz biliyorsunuz. Milletvekillikleri olabilir, bakanlıklar olabilir. Başbakanlık olabilir, cumhurbaşkanlığı olabilir. Ben yolumda düzgün bir şekilde gidiyorum, yolumun üzerine şimdi burası inşa edilmiş galiba biraz sert söylemişim. Dedi ki, neden kızıyorsunuz bir soru sorduk. Ben o dönemde ülkücü gençliğe başöğretmenlik yaptım. Başöğretmenlik ne demek? Yani eğitim yapacak olanların başkanıydım.
AHMET BÖKEN: İdeolojik eğitim mi yapıyordunuz?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: İdeolojik eğitim değil, o eğitimi ben sendikalarda da yapıyordum. Ben onu yapmaya devam ediyorum, şu anda da benim öğrencilerim var Ahmet Yesevi Bilim ve Eğitim Kümeleri var. DYP Gençlik Kolları’nda da bu eğitimi yaptım. Anavatan’da da yaptım. Bilim anlatıyorum, tarih anlatıyorum, tasavvuf anlatıyorum, Ahmet Yesevi anlatıyorum, Yunus Emre anlatıyorum, modern yönetim teknikleri anlatıyorum. hitabet dersi veriyorum, beşeri münasebetler dersi veriyorum, kitle psikolojisi, propaganda dersleri veriyorum. Bunlar benim yan uzmanlık alanlarım.
Bu dersleri verdiğim sırada bir dava açıldı. Davada Nurettin Soyer adında bir başsavcı vardı. Albay Nurettin Soyer gençleri sorgularken, ‘sizi kim eğitiyor’ diye soruyordu. Çocukların aklına ben geliyordum tabii olarak, ‘eğitimi Namık Kemal Zeybek veriyordu’ diyorlar. Ne anlatıyordu? Ahmet Yesevi anlatıyordu. Savcı demiş ki, ikisini de tutuklayın. Orada akıllı bir üsteğmen varmış, demiş ki, efendim birisi öldü. Hangisi öldü, Ahmet Yesevi öldü. Ötekini tutuklayın o zaman demiş, şaka gibi değil mi?
Gerçek bu. Albay olan bir zat, hukukçu bir zat, Ahmet Yesevi’yi bilmiyor ve tutuklanmasını istiyor. Tutuklandım ve sonuçta da aklandım. Anavatan’da bakandım, Süleyman Demirel’in yanında danışman olarak hem hizmet ettim hem de ciddi bir eğitim aldım. Özal’ın en yakını oldum, sayın Demirel’in en yakını oldum. İkisi aslında ağabey kardeştiler. Bir zaman bozuldular, sonra yine ağabey kardeş oldular, siyasi rekabet nedeni ile. Ben ikisini çok sevdiğim için Sayın Özal Cumhurbaşkanı, Sayın Demirel Başbakan, ben de onun büyükelçi sıfatıyla başdanışmanıyım. Türk dünyası ile ilişkilerin koordinasyonundan tam sorumluyum bakanlardan daha çok yetkim vardı o dönemde, Sayın Demirel’in yetkisiyle. Ben bu görevimi yaparken merhum cumhurbaşkanımız Özal demiş ki, “Namık Kemal Zeybek’i gönderin de Türk dünyasındaki son gelişmeler hakkında bana bilgi versin demiş” Sayın Demirel dedi ki, “Sayın Özal’ın böyle bir isteği var gidin anlatın” Gittim ben durumdan vazife çıkardım, onların eskisi gibi birbirlerini sevmesi için beyaz yalana başvurdum, bazen yalan sevap olur. Dedim ki, değerli başbakanımız gönderdi ve anlattım. Daha sonra dedim ki, benim size söylemek istediğim bir şey var. Sayın Demirel, sizi çok sevdiğini, sizin bir dahi olduğunuzu, sizi kardeşi gibi gördüğünü söylüyor dedim, böyle bir söz yoktu. Bu sözü söyleyerek aralarının daha güzel olmasını istedim. Sayın Demirel’e döndüm dedim ki, “Efendim sayın cumhurbaşkanıma anlattım, size selamı var, sizi çok sevdiğini, sizin kendisinin ağabeyi olduğunu ve sizin yanınızda yetişmekten şeref duyduğunu” söyledi gibi bir takım güzel sözler söyledim o da yüzüme baktı. Söylediğime inandılar mı inanmadılar mı bilmiyorum ama böyle bir hatıram da var. Onlar hakikaten önemli kişiler birisine Allah rahmet eylesin Sayın Demirel’e de Allah uzun ömürler versin.
“Abdullah Gül’ün ideolojik temeli,
büyük doğudan gelir”
AHMET BÖKEN: Demokrat olmak bağlamında birkaç soru sorayım. Birincisi, 2007’deki cumhurbaşkanlığı seçimleri, Demokrat Parti meclis’teki oylamaya girmedi ve bir takım süreçlere girdi. Siz olsanız nasıl davranırdınız?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Yorum yok. Geçmiş geçti gitti, o gün olsaydı ne olurdu, o gün bilirdim, bugün bilemem. Ben Abdullah Gül’ü severim, dostluk duyarım, kendisiyle Libya’ya birlikte gittik. İkimiz de basın sözcüsüydük. Onun ideolojik temeli büyük doğudan gelir, benim de Necip Fazıl’a çok büyük saygım vardır.
AHMET BÖKEN: İkinci mesele bazı yargılanan şahısların şu anda bazı partilerden aday olduğu gözleniyor. CHP ve MHP’den aday gösterilen kişiler var sizin bu konuya bakış açınız ne?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Görülmekte olan davalarla ilgili olarak lehte ve aleyhte konuşulmasını doğru bulmadığını ifade ettim. Benden önce genel başkanlık yapan zatın yakın çevresinin ve genel başkanın hukukçu olmasından dolayı partiyi sanki görülmekte olan davaların hukuk bürosuymuş gibi bir görüntü vermesinden ötürü partimizin sıkıntıya düştüğünü ifade ettim. Dedim ki, Ben, bu davalarla ilgili üstelik de ikinci davada söz konusu olan bu davaların başında bulunan Çetin Doğan ile şahsi ideolojik, fikri husumetim olduğu halde bu davasıyla ilgili ne lehte ne aleyhte konuşmam. Ben yasalara saygılı birisiyim. Ben sayın Başbakanın bu davaların savcısıyım demesini de bir muhalefet liderinin ben bu davaların avukatıyım demesini doğru bulmuyorum. Adaylık kendi takdirleridir, biz öyle bir şey yapmadık.
AHMET BÖKEN: Partinizin eski genel başkanlarından Süleyman Soylu çok ilginç açıklamalar yaptı ve dedi ki, “bazı çevrelerin baskısıyla ayrılmak zorunda kaldım.” Hatta burada da ergenekonist diye bir kavram üretmiş. Böyle bir şey hissediyor musunuz partide?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Ben Ergenekon sözünün bir dava ile bu kadar ilişkilendirilmesinden rahatsızım. Ergenekon gibi tarihi kavramlarımızın, hatta töre gibi kutsal bir kavramın hiç ilgisi olmayan işlerde kullanılmasını yanlış buluyorum. Soylu, anayasa değişiklikleriyle ilgili halk oylamasında bir tavır ortaya koydu. O dönem Sayın Cindoruk, O’nun hakkında işlem yapılmasını istedi ve ihraç edildi. Sonra Sayın Soylu dostumuz, mahkemeye verdi ve mahkeme onun lehine karar verdi. Bizim buna itiraz, temyiz hakkımız vardı ben bunu kullanmadım. Kendisine de telefon ettim, temyiz hakkını kullanmayacağım, size de geçmiş olsun dedim. O bizim İstanbul’da ilçe başkanımızdı ve sevdiğim bir kardeşimizdir. Bizim eski genel başkanımız, benden önceki genel başkan hala parti üyesi olduğu halde CHP’ye, kişiliğiyle ilgili bir şey söylemiyorum ama davranışından, kamuoyu nezdinde davacıyım. Bir partinin üyesi olan bir insan başka partiye oy verilmesini istemez, doğru bir tutum değildir. En sonunda İşçi Partisi Genel Başkanı Sayın Perinçek ve balyoz davasının bir numaralı sanığı Çetin Doğan’a oy verilmesini isteyecek kadar işi ileri götürdü, doğru değildir yaptığı. Bunları yapmak suretiyle zaten partimizin fikriyatı ve teşkilatı arasındaki mesafeyi kendisi açıyor.
Mesela Sayın Mesut Yılmaz, Rize’de CHP adayını destekleyecek diye bir haber çıktı ona hiçbir şey söylemem. Neden söylemem, o istifa etti ve bağımsız bir kişi, bu onun demokratik hakkıdır ama parti üyesi ise yanlış olur.
“Horoz dövüşüne benzer tartışmalar doğru değil..”
AHMET BÖKEN: Seçim meydanlarında sertleşen bir üslup oluyor, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce muhalefet nasıl olmalı?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Muhalefet benim yaptığım gibi olmalı. Yani ilgiye dayalı olmalı. Değerlendirmeye dayalı olmalı. Gerek iktidar, gerek muhalefet liderleri olsun insanlar çok okumalı. Benim modelim Atatürk’tür. 3 bin 997 kitabı ders kitabı okur gibi okuduğunu bildiğimiz, tarihi ve siyasi tarihi çok iyi okuduğunu bildiğimiz bir insandan bahsediyorum. Okumak lazım, çağı anlamak lazım, tarihi bilmek lazım. Bu bilgi sahibi olan insanlar ister istemez gerçek muhalefet yapar. Bazen diyorlar siz tarihe giriyorsunuz, tabii ki tarihe gireceğim. Ben insanları seviyorum, insanlara saygı duyuyorum, eşref-i mahlûkattır yani yaratılmışların en kutsalıdır. Kâinatın özetidir insan. Dolayısıyla bizatihi insanın şahsiyetine yönelik hakaretleri ve insanların isimleriyle alay edilmesini ben doğru bulmuyorum. Adı Kemal değilmiş de, Hıdır’mış. İnsanların adları, kökenleri söz konusu edilerek muhalefet yapmayı yanlış buluyorum. İktidarla muhalefet arasındaki bu horoz dövüşüne benzer tartışmaları doğru bulmuyorum.
AHMET BÖKEN: Kesin bir hedef kitleniz var mı? Nasıl bir oy oranı partiniz için başarı sayılır?
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Biz bütün milletimize hitap ediyoruz. Biz milletimizin şanlı geçmişini temsil ediyoruz. Türkiye’yi üreterek büyüyen, ürettiklerini dünyada pazarlayan, kültürünü yayan buna uygun insan dokusu oluşturmayı amaçlayan bir siyasi hareket olarak halkımızın tamamına hitap ediyoruz, tamamı bizim hedef kitlemiz. Yüzde 50’yi geçersek başarılıyız. Yüzde 50’yi biz zamanında geçtik, bu seçimde olmazsa göreceksiniz, eninde sonunda Demokrat Parti yeniden iktidara gelerek, Türkiye’nin bozulan dengelerini yeniden yerine oturtarak, ortadan kaldırılmak istenilen Atatürk Türkiyesi’nin bütün değerlerini ama aynı zamanda dünyanın en ileri demokrasini aşan hedefleri geliştireceğiz, orta direği yeniden dirilteceğiz ve Demokrat Parti iktidarında Türkiye gerçek omurgasını oluşturacak inşallah.
AHMET BÖKEN: Efendim çok teşekkür ederiz.
NAMIK KEMAL ZEYBEK: Çok teşekkür ederim Allah hayırlısını versin milletimiz için.